BİST

1.393,24

%-1.65

Dolar

8,1546

%0.27

Euro

9,7032

%-0.14

Altın

457,3120

%-0.42

Sorunlara Çözüm Yoksa Buna Siyaset Denir Mi?
15.03.2021 11:20
Türkiye’nin en büyük talihsizliği siyasi karar alma süreçlerinde kurumsal düzeyde, halkla ilişkiler bağlamında, medya düzeninde üzerinde tartışılan sorun veya konuyla ilgili olarak nitelikli aydınlatıcı bilgilerin dolaşımda olmamasıdır.

Bu kısıtlama bazen kapitalizmin medya ve bilginin dağıtım süreçleri üzerindeki kontrolünden kaynaklanırken bazen de düz cehaletin sonucudur.

Türk basınında köşe yazdırılan profillerin ortalamasına baktığınızda bu kuşatmanın boyutlarını anlamış olursunuz.

“Çık yukarı at beni/İn aşağı tut beni” manzumeciliğine Türk basını fikir diyor.

Nitelikli bilgiyi bilinçli olarak örtüyor dolaşıma girmesini engelliyor.

BİLGİ TOPLUMU BUDUR!

Tarla kenarına, apartman altlarına, avcı yelekli mütevellilerle, ilahiyatçı bilgelerle! 500 briket 50 tabak tenekeyle açılan üniversitelerin yüksek "vasıflı" üretimini de buna ekliyoruz.

Batıda ciddi devlet geleneklerinde farklı siyasal ve felsefi görüşlerden üniversiteler, vakıflar, bağımsız araştırma enstitüleri, onlarca rapor ve tez üreterek siyasal karar alma sürecindeki kurumları ve kamuoyunu aydınlatırlar.

Karar verici konumdaki insanlar ve kurumlar bir konudaki birbirinden farklı ve zıt yaklaşımları, ileri sürdükleri kanıtları ve bakış açılarını öğrenme ve bilgilenme imkânına sahip olurlar.

Örneğin Almanya'da bütün merkez partilere bağlı olarak faaliyet gösteren vakıflar var: CDU'nun "Konrad Adenauer Vakfı", SPD'nin "Friedrich Ebert Vakfı", CDU'nun "Hanns Seidel Vakfı", FDP'nin "Friedrich Naumann Vakfı", Yeşiller'in "Heinrich Böll Vakfı" ve Sol Parti'nin "Rosa Luxemburg Vakfı." Siyasi partilerin paylarına düşen hazine yardımının yanı sıra kendilerine bağlı çalışan bu vakıflar üzerinden de yüklü miktarda federal fon ve kaynak kullanırlar. Keşke bizde de böyle bir zorunluluk olsa.

Rusya’da Bilimler Akademisi, Petersburg Şarkiyat Enstitüsü, İngiltere’nin Chatham House’leri akademik kurumları hakeza Amerika’daki onlarca üniversite ve enstitü böyle işler.

Partizanlık buralara giremez. Devlet erkânı politikaları oluştururken “davulcu yellenmesi gibi sözlerle” hareket etmezler/edemezler, halk bu noktada bilinçlidir.

Gerçek anlamda bilgi toplumu budur.

Gelelim bize;

Türk devlet geleneği tarihsel olarak Tonyukuk’tan itibaren âlim bürokrat tipi üzerinden kendisini kurgulamıştır. Hiyerarşi ve liyakat esaslıydı. Modernleşme tarihimizde Maliye, Hariciye, Dahiliye, Harbiye, Tıbbiye, İlmiye sınıfları devlet yöneten sınıflardı. Devlet yönetme ehliyeti belli aşama ve tecrübelerle burada edinilirdi. 1961 anayasası sonrası Belediye seçimleri çok partili sistem içinde yapılmaya başlanınca devlet ve siyaset sınıfları arasına “belediyeden” yeni bir kadro eklendi. Batıda katılımcı demokrasinin beşiği olan belediyeler Türk idari sisteminin kara delikleridir, mutlaka ıslah edilmelidirler. Çok uzun yıllar belediyecilik teknik hizmetler konusuyla sınırlı kaldı. Belediyeden üst siyasete sıçramak pek rastlanılan bir şey değildi. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Belediyeden üst devlet yönetimine sıçrama sürecini çarpıcı bir biçimde yaşadık. Yakın dönem Türk siyasi tarihinin kuşkusuz en güçlü liderliğinin en büyük handikabı kendi sosyolojisinde devlet yöneten sınıfların ve bilgi üreten mekanizmalarının yetersizliğiydi. Bunu TBMM siyasi partilerinin tamamına teşmil edebilirisiniz. Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili çarpıcı bir bilimsel rapor Türk siyasetinden asla sadır olmaz.

Tek bir gün devlet yönetme tecrübesi olmayan kadrolar bu süreçten sonra devlete boca edildi. Bu süreç diğer muhalif partilere de örnek teşkil etti. Bugün yine farklı partilerdeki "genç reyiz adaylarının" bir gün devlet yönetme "tecrübesi" olmadan, bir başarı hikâyeleri olmadan Cumhurbaşkanlığına heves etmeleri, buna cüret edebilmeleri bu sebeptendir. Hangi birikim, proje, bilgi ve kadroyla devlet yöneteceksiniz? diye sorunca kaşlar çatılıyor. Buyurun açıklayın biz de gönüllü tellalınız olalım.

Yok böyle bir şey.

Türkiye’nin peşinizden geleceği hangi başarınız veya öneriniz var.

Yok böyle bir şey.

O olduysa ben de olurum tek mikyas.

En parlak fikrim dürüm dağıtmak, marul dikmek, 21B ihaleleriyle bulgur, mercimek, kömür almak.

Kırılma 1970’lerde yaşanmaya başlandı. Devlet yöneten sınıfların tasfiye edilip yerine partizan yetersizlerin doldurulması bize çok pahalıya mal oldu ve halen bu bedeli ödüyoruz. Bu kötü gelenek devam ediyor.

İroni ile söylüyorum 20.000 kitabı, şöminesi, boğazlı kazağı, fuları, postu olmayan, masada yetişmeyen düzenli olarak kültürel faaliyetleri takip etmeyen, en son okuduğu kitap üniversitede “maliyet muhasebesi” ders notları olan insanlardan siyasi kadro olmaz. Ben maliyet muhasebesi dedim siz onu genişletin.

Biz kültür bilimciler böyleyiz. Bazen çekici anlatmak için demirin icadına gideriz o kavramın etimolojisinde debeleniriz. Bizim ilim geleneğimizde tahkik diye bir yöntem vardır zira. Tahkik bir konudaki muhtemel, potansiyel soruları hiçbir açık bırakmaksızın tüketinceye kadar cevaplamaktır.

Sunacağımız tezin tahkikten sağlam çıkması için bu girizgâhlar önemliydi.

Bir el önde öbürü arkada, ekmek kırık şamandıra gibi, güveç önde, yoksunluklar ve yoksulluklar dehlizinde cimaya bile tamah edilen iklimlerde doğaçlama çığırmalara, incir çekirdeğini doldurmayacak zırvalara “siyasi görüş” veya fikir muamelesi yapamayız.

Kadim yorum bilgisi ve mantık geleneğimiz ne güzel işaret etmiş “zırva tevil götürmez diye”. O geleneği tevarüs eden Uğur Mumcu gibi çağını aşan araştırmacı gazetecimiz bunu güncel bağlamda “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” gayreti olarak büyük bir vukufla ifade eder.

Köl Tigin Abidesinde bilgisiz kişilerle, önderlerle iş yapmanın sonucu taşa kazınmıştır.

“Yazı konayn tiser türük bodun ölsikig anta anıg kişi ança boşgurur ermiş ırak erser yablak agı birür yaguk erser edgü agı birür tip ança boş gurur ermiş bilig bilmez kişi ol sabıg alıp yagru barıp üküş kişi öltüg” [= ovasına konayım dersen, (ey) Türk halkı, öleceksin! Orada kötü (niyetli) kimseler şöyle akıl verirler imiş: “(Çinliler, bir halk) uzak(ta yaşıyor) ise, kötü hediyeler verir, yakın(da yaşıyor) ise iyi hediyeler verir” deyip öyle akıl verirler imiş. (Ey) cahil kişiler, bu sözlere kanıp, (Çinlilere) yakın gidip, çok sayıda öldünüz.]

Maalesef Türk siyasi tarihinde “bilig bilmez kişilerin” dönemi çöküş ve izmihlal “bilig bilen idarecilerin” dönemi yükseliş ve yüceliş icraatlarıyla doludur.

Uzun bir sıçrama yapalım çok partili siyasi dönemimizle devlet kadroları emperyalizm tarafından yönlendirebileceği “bilig bilmez kadrolara” teslim edilmiştir.

Bilgi bilmez kadroların bilgiye ihtiyacı yoktur ıhlamur içerken eşi dostuyla sohbet ederken öğrenirler ve yaparlar. Bilim adamlarıyla görüşürken usulen dahi not almazlar, herkesin nabzına göre şerbet vermeyi en büyük meziyet olarak kabul ederler.

***

Felsefi olarak siyasal İslam anlatısına bu topraklara ait olmadığı için hep karşı oldum.

Tarih ve kültür bilinci yoktur.

Tarih ve kültür bilinci olmayan, referansları Türk kültürüne ait olmayanlar Türk milletini yönetmekte başarılı olamazlar.

Maveraünnehir aydınlanmasının metafizik çerçevesini çok daha ilmî ve ciddi bulurum.

"KAYIP AYDINLANMA"

Türkistan Rönesansı, Hoca Ahmet Yesevi aydınlanması, Harezm Akademisi çevresinde üretilen İslami tefekkür ve irfan, “Kant’tan 700 yıl önce dünyevi olguların ve nesnelerin bilgisi akıl ve deneyimdedir” diyen Maturidi anlam küresi Mezopotamya Semitik anlam evrenini aşan bir muhtevaya sahiptir.

Dünya tarihini ilk aydınlanması bu coğrafyada yaşandı. O yüzden Frederik Star buna “Kayıp Aydınlanma” der. Bizim çıkık elmacık kemikli, hemayıllı kamacı tarih anlatısından bunları okuyamazsınız.

Oğuzname diskurunca Hanum Hey! diyerek soluklanalım.

Kaba dizi üstüne kalkıp Gürcistan üstüne sefer edecek kalın Oğuz Beyi de kalmadı ya “heyf olsun” diyelim. Kalın Oğuz Beyleri tarihin bu kesitinde pek fena bir sınav veriyorlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün son halkasını oluşturduğu 150 yıllık milli demokratik Türk devrimi Maveraünnehir [=Çayardı] geleneğinin Anadolu coğrafyasında yeniden diriltilme girişimidir. Atatürk Atatürk diyerek sözde yolundan gittiğini iddia eden en başta kurucusu olduğu CHP’nin bu anlam evreniyle alakası pek olmamıştır/kalmamıştır maalesef. Üzülerek dostlarımızı ikaz edelim. CHP asli kurucu kültür ve tarih bilincini idrak etmeden geleneğiyle sağlıklı bağlar kurmadan Türkiye’nin normalleşmesi güç olur.

CHP Atatürk’ten sonra bambaşka bir sürece evrilmiştir. Bir dönem silahlı devrimci sol terör tarafından paralize edildi ki Sayın Ecevit bu yüzden 12 Eylül sonrası CHP dosyasını kapadı, iltisakını kesti. Baykal kuruluş felsefesi ve Anadolu irfanıyla yeni bir sentez denedi kitlelere ulaşamadı maalesef. CHP ucuz bir kaset-i şerif operasyonuyla Atatürkçü kesimin tasfiyesiyle iyice etnik siyasetin, neoliberal anlatının, kimlik siyasetinin tuzağında kozmopolitleşmiştir. [= Marx’ın kozmopolit Paris komününe eleştirisi bağlamında kullanıyorum]

Marx, Paris Komünü Genel Konseyi’nin talebi üzerine yazdığı ve Komün’ün yenilgisinden iki gün sonra, 30 Mayıs 1871’de Genel Konsey’e okunan metninde (“Fransa’da İç Savaş” başlığıyla bilinir), şöyle demekteydi:

“Böylece Avrupa hükümetleri, Paris karşısında, sınıf iktidarının enternasyonal karakterini açığa vururken, Uluslararası İşçiler Cemiyeti’ni [‘Birinci Enternasyonal’] bütün bu felaketlerin kaynağı olarak gösteriyorlar; [oysa bu cemiyet] sermayenin kozmopolit komplosuna karşı emeğin enternasyonal karşı-örgütlenmesidir.”

BU HASTALIKLI DURUMUN...

Bugün Türk denildiğinde tüyleri diken diken olan siyasal İslamın ve etnikçi neoliberal kozmopolit solun, Türkiye’nin iç jeopolitiğine ve tarih ve kültürel kimliğine bakışı beş aşağı beş yukarı aynıdır. Köksüzdür. Türk milletinin asli kurucu iktidar olduğu gerçeğini kabul etmezler ama bunu da uluorta söylemezler, ağız büzmelerinden anlarsınız. Türkiye için iç ve dış politikada esas krizi bu yanlış bilinç yaratmaktadır. Türk siyasetinin çoğunluğunu oluşturan iki ana omurgası kültür ve tarih, jeopolitik gerçekler açısından yanlış bir bilinçle maluldürler. Maalesef çoğunluğun yanlış tutum takınması, bu hastalıklı durumun kitleselleşmesi “parmak sayısının çokluğu” bilimsel gerçekleri değiştirmiyor. Robert Edgerton “Hasta Toplumlar” [=Sick Societs] isimli eserinde benzer durumları tahlil eder.

Robert Edgerton'un Sick Societies (Hasta Toplumlar) kitabında “İtalya'nın Montegrano bölgesindeki köylülerin açlık ve fakirliğin utancını hissetmelerine rağmen köyleri için müşterek herhangi bir işbirliğine girişmediklerini belirtir. Çocuklarının okumasını çok istemelerine rağmen köyün yıkık okul binasını onarmak ve duvarları dökük sınıfları kullanılır hale getirmek için hiçbir işbirliğine yanaşmamaktadırlar. Köyü için bir şey yapmaya kalkana da 'enayi' gözüyle bakmaktadırlar. Bütün bu fakirliğe ve acıya rağmen Montegrano köylüleri kendi kültürlerinden gurur duymaktadır ve hiçbir değişim istememekte, değişim getirme girişimlerine direnmektedirler.”

Bir farkı var mı?

Talep ettiğiyle kendi müktesebatı arasındaki uyumsuzluğu vurgulamak için “Hem fakir hem ..ki büyük” derler halk arasında.

“Bilig bilmez CHP ve Muhafazakârlar” Neyi Doğru Bilmiyorlar?

Kürt sorunu diye son 150 yılda takdim edilen şey klasik Doğu Sorunu’nun bir alt bileşenidir. Demek ki Kürt sorunu diye takdim edilen şey yalancıların, safsatacıların ifade ettiği gibi TC’ye özgü değildi. Daha öncesini paranteze alalım, Sultan Abdulhamit zamanından beri caridir. Hamidiye Alayları onundur. Said-i Nursi’nin “örtülü” Kürtçü taleplerinin hedefini anlayan ve tımarhaneye kapatılmasını emreden Abdulhamid Han’dır. Bu yüzden ona beddua eder.

İslam ve Türk dünyası arasına stratejik bir koçbaşı sokarak Ortadoğu’ya hakim olma, İpekyol’unu kesintisiz kontrol etme 4 denize aynı anda güç projeksiyonu yapabilme amacına matuftur. [Hazar, Kızıldeniz, Akdeniz, Karadeniz]

Bugün de dosya aynı münderecata sahiptir. Hatta içerik daha da zenginleşmiştir.

Nitekim eğer solcuysanız Komitern’in İsmail Bilen raporunu biliyor olmanız lazım gelir. Cumhuriyet dönemi Kürtçü isyanlar emperyalizmin işbirlikçisi, feodal kalkışmalar olarak değerlendirilir. Ekonomi politik arka planında az gelişmişlik, ağalık , şeyhlik sisteminin geri, kapalı ekonomik düzeni gösterilir.

Birazcık dünya düzeninin, uluslararası ilişkiler sistemini biliyorsanız HDP ve PKK’nın Kürt sorununun çözümündeki inisiyatifinin Atlantik sistemini ikna etmeden mümkün olamayacağını bilirsiniz. Bilmiyorsanız o koltuklarda ne işiniz var?

BEİS GÖRMEDİ!

Peki “PKK benim sahadaki kara gücümdür” diyen Atlantik ve NATO sisteminin Türkiye ve bölgemizle ilgili stratejisinden haberdar mıyız?

Ekrem İmamoğlu, Pervin Buldan ve Meral Akşener’i aynı karede ağaç dikme etkinliğinde buluşturarak siyasetin hassas dengelerine züccaciye dükkanına fille dalmak gibi bir özensizlik sergiledi, siyaseten fevkalade yanlıştı. Defterdar Atatürkçü hemşerim bir beis görmedi! Tepkileri abartılı bulmuş! Ekrem Bey gibi bir siyasetçi milliyetçi tabana hitap eden bir siyasetçi olarak bu etiketlemenin Meral Hanım’ı zorda bırakacağını bilmiyor olamaz. Meral Hanım orta şut karışımı ustalıklı cevabıyla arzu edilen, beklenen tepkiyi göstermedi, oyuna girmedi, poker tabiriyle “iyisin” dedi, elini açmadı, ama not etti, bir el sonra 3 dokuzluyla rest girişimine nasıl bir hamle yapacağını tahmin etmek güç olmayacak. Meral Hanım daha uzun süre ve rasyonel olmayan bir dengede patinaja devam edemez apaçık. Kürtler ve etnik siyasal taleple gelen, Biden’den demokrasi talep eden emperyalizmin kuyrukçusu etnik bölücülüğü ayırmak gerekir. Kültürü, tarihi, inancı, ortak geçmişi ve acıları, geleceğimiz bir olan Kürtlerimizle helalleşerek bütünleşirken emperyalizm kuyrukçularıyla mücadele edeceğini apaçık ortaya koyarsa Türkiye bütünleştirecek bir projeye alan açmış olur. Bunlar “belediye reyizleri”nin “marul dikme”, “kumanya dağıtma”, “sıcak çorba” çapını aşan işlerdir ve bir tarihçi olarak, devlet yönetme tecrübesi olan bir siyasi lider olarak bu misyon Akşener’e yakışır. Bu anlamda kendini ve partisini tarihin doğru noktasında konumlandırması gerekir.

Bunlar benim temenni ve önerilerimden ibarettir.

Yaptığında destekleyeceğiz, yapmadığında eleştireceğiz.

Açık ve dürüst olmak gerekiyor.

Türkiye’nin Türk asıllı olsun farklı etnik kökenli olsun fark etmez, Türk yurttaşları “hukuk devleti”, adalet ve eşitlik prensiplerinde mutabıktırlar. Kanun devletiyle hukuk devleti kavramları siyasetçilerimizce ve basın mensupları tarafından karıştırılıyor. Türkiye’nin ileri bir demokrasi için yasal, anayasal alt yapısı çok küçük müdahalelerle yeterlidir. Yetersiz olan kağıtlarda yazılan hukuk kurallarının içselleştirilmesi, eşit olarak uygulanmasındadır. AİHM’e uymam, mahkemem de canı sıkılınca uymaz, anaysa mahkemesi kararları da neymiş? Açılan ceza davalarının mahkumiyetle sonuçlanma oranı Afrika ortalamasındaysa, tutuklarım, yeterli kanıt olmaksızın yıllarca yatırırım sonra pardon derim, anlayışıyla folklorik halk hukukunun gerisine düşüyoruz. Bunu idrak etmek lazım.

Öncelikli olarak düzeltilmesi gereken budur.

Minderde yuvarlanma kültüründe hukuk gelişmez.

Türk’ün ve Kürd’ün öncelikli sorunu iş ve aştır. Refahın tabana yayılmasıdır.

Mardin ve Diyarbakır’a Van’a yıllık 10 milyon turist giderse, yaylalar hayvan , ovalar ekin dolarsa ve devlet, taban fiyat ve ürüne, üretime destek politikalarıyla bu üretime sahip çıkarsa, değerlendirirse terörü de, geri kalmışlığı da yeneriz.

Solcuyum solcuyum, neyin solcususun? kapitalist ekonomide pazarın bütünleştireceğini bilmiyorsun. Pazarı bütünleştir ki ülke de bütünleşsin.

CHP’nin ekonomist General Secratry’inden “eşit vatandaşlık” yerine bunları dinlemek isteriz.

Siyasi ve kültürel davranışın ekonomi politik temellerini solcu bilmeyecek de kim bilecek ? Allah aşkına.

CHP ve sol ekonomi politik temelli bir çözümleme yerine trajiktir tersine “kültürün ve siyasal davranışın”, düzenlemelerin öncelikli olduğunu düşünüyor, önerileri bu yönde.

Bizde bu konuları bilecek kapitalist de yok ki bunları anlatsın.

Güveci büyüteceğiz.

Uzun yıllardır Türkiye’de güveç sadece ve sadece iktidara sahip olanların halkasına sıkışmıştır, garibanın bir parça ekmek banma hayali bile yoktur. Bu kader değildir. Türkiye’nin potansiyeli her yurttaşın sağlıklı, temiz, temel gıdaya erişimini sağlayacak kadar büyüktür. Dürümcülük, kumanya dağıtma siyaseti devrimci bir atılımla fenni bir mutfak kurmaya dönüşmelidir.

Eskiden bir TÜSİAD vardı, tam sayfa ilan verip fakir halk yığınlarının vergilerinden teşvik araklama kulisleri yapardı, epeydir tam siper, sesi soluğu pek çıkmıyor. Laik devleti biz baldırı çıplaklar koruyup arkadaşlara teslim edeceğiz güvenli günlerde, uyanıklar ya sotede bekliyorlar.

Burjuva demokratik devrimini dürümcülerle yapacağız o zaman!

Bekleyin, acele etmeyin.

Bizde hukuk devleti ve hürriyetlerdeki sorunlar uygulamadan çok maddelerde aranıyor, maddelere daha detaylı ve ayrıntılı kurallar yazılırsa sorunun çözüleceği yanılgısına düşülüyor. Monarşi olan, anayasası olmayan efendiler ve sıradan halkın iki ayrı meclisi olan İngiltere’de demokratik standartlar neden bu denli yüksek? Hiç düşündük mü?

Bu ülkelerin tüm yurttaşlarının isteği "İngiliz Monarşisindeki" kadar demokrasi ve hukuktur.

***

Siyasi tabloya baktığımızda siyasal İslam geleneğinin etrafında kümelenmiş iktidar sosyolojisi karşısında bu siyasal geleneğe alternatif oluşturabilecek bir sosyoloji olmasına rağmen bu sosyolojinin ortak bir siyasal dili ve teorisi yok. Seçmen oranı %65. Sağdan sola kadar Atatürkçü, milli demokratik devrim birikimini önemseyen anayasal rejimden yana, Türklükle, (siyasal bir ideoloji haline gelmemiş) maneviyatla problemi olmayan, kamucu, halkçı eşitlikçi, hakça üreten, hakça paylaşan siyasi değerlere sahipler. Türkiye'yi bu tablodan ancak ve ancak milli bir perspektif ve çözüm kurtarır. Hukuk devleti, yurttaş hukuku, kimsesi olmayanların kimsesi bir cumhuriyet ideali, müdafa'â-yi hukuk, lâik demokratik hukuk devleti, manevi ve metafizik birikimi zenginlik olarak özümseyen, üreten bir anlayış Türkiye'nin en geniş siyasal ve toplumsal değerler mutabakat zeminidir.

Bütün bu değerleri insanlığa armağan eden Fransız ihtilalinden itibaren milli demokratik devrim süreciyle ortaya çıkan milli devletlerdir.

Atatürk devriminin de özü budur.

***

90 milyarı aşan SGK açığını 2 yılda nasıl sıfırlayacaksınız?

50 milyarı aşan enerji faturasını, 10 yılda 200 milyar dolarak ulaşan petrokimya ithalatını nasıl çözeceksiniz?

%13’lere ulaşmış işsizliği nasıl çözeceksiniz?

%30’a ulan kayıt dışı ekonomiyi nasıl denetime alacaksınız?

Eğitim reformunu hangi kaynakla nasıl yapacaksınız?

Kalkınma için gerekli kaynağı nereden ve nasıl bulacaksınız?

Bu sorulara kaynak ve proje bazlı cevabınız yoksa -ki ortaya koyduğunuz açıklamalarda ve metinlerde yok- yaptığınız şeye siyaset denilebilir mi?

CHP’li Yörük-Türkmen’de “HDP’siz iktidar olamayız” algısını oluşturan çevrelerin tezlerini aşağıdaki [Kadir Has Üniversitesi'nin] bilimsel çalışmasıyla çürütüyoruz. Bu çalışmadaki milli ve müdafa’â-yi hukukçu oy toplamına [milliyetçi, cumhuriyetçi, ulusalcı, sosyal demokrat] baktığınızda yapılan yanlış ve aldatmaca ayan beyan ortaya çıkar.

Bugün için öncelik “Cumhuriyet, halkçı bir demokrasi, üretim devrimi ve hukuk devletidir”. Sırf bu ilkeler etrafındaki bir siyasal mutabakat ve buna uygun bir temsil kompozisyonu kendi iktidarını kurar.

Sizce millet ittifakının gerçek siyasal amacı ve misyonu iktidar olmak mı?

Yazıhaneyi korumak mı?