Geçen akşam şehrin o kendine has, gürültülü ama bir o kadar da yorgun caddelerinden birinde yürürken, vaktin neredeyse tüm ritmini tek bir "merkez"e bağlayan o ağır havayı hissettim. Ramazan, sadece bir inanç pratiği değil; zamanın ve mekânın kolektif bir şekilde kutsallaştırıldığı, her şeyin "tek bir ritme" zorlandığı bir parantez gibi açılıyor önümüzde. Sokaktaki tabelalardan televizyon ekranlarına, restorandaki menüden işyerindeki mesai saatine kadar her şey, sanki görünmez bir el tarafından sakralize ediliyor.
Peki, bu kolektif kutsama hali içinde, insanın o biricik, "profan" (dünyevi) alanı nerede kalıyor?
Sahi, biz yeryüzündeki zamanımızı ne zaman bu kadar gökyüzünün tekelini altına verdik?
Burada meselenin siyasi bir kutuplaşmadan çok daha derin, ontolojik bir boyutu var: Desakralizasyon. Yani, dünyayı tekrar dünyanın kurallarına iade etme kavgası. Laiklik, Ramazan ayında daha da belirginleşen o "kutsal kuşatma" karşısında bir yasakçı değil; aksine, Spinoza’nın o devrimci geometrisiyle çizdiği "özgürlük alanı"dır bana göre. Spinoza, Tanrı’yı doğanın içinde eritirken aslında şunu sormuştu: İnsan, aşkın bir iradenin gölgesinde değil de, kendi doğasının aklıyla ne zaman yüzleşecek?
Bugün sokakta, ekranda ya da sofrada gördüğümüz şey, inancın ötesinde bir siyasal teoloji provasıdır.
Carl Schmitt’in o meşhur tespitiyle; modern devletin tüm kavramları, aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Eğer bugün bir ekonomik krizi "nas" ile, bir toplumsal yozlaşmayı "imtihan" ile açıklıyorsak; biz aslında modern bir toplum değil, teolojik bir laboratuvardayız demektir.
Peki, Giorgio Agamben’in kulaklarımıza küpe olması gereken o "profanasyon" kavramını nereye koyacağız? Agamben’e göre, kutsal olan kullanım dışı bırakılandır; dokunulmazdır, tartışılmazdır. Laiklik ise o dokunulmaz kılınan alanı, yani siyaseti, hukuku ve bizzat hayatın kendisini, tanrıların (veya onların yeryüzündeki temsilcilerinin) elinden alıp tekrar halkın ortak kullanımına sunmaktır.
Şimdi sormak gerekmiyor mu: Bir kamusal alan, sadece "kutsal" olanın kurallarıyla donatıldığında, orada gerçekten bir "kamu"dan söz edebilir miyiz? Yoksa sadece bir "topluluğun!” parçası mı oluruz?
Max Weber, moderniteyi "dünyanın büyüsünün bozulması" olarak tanımlarken, aslında bize bir sorumluluk yüklemişti. Büyü bozulduğunda gerçek başlar; gerçek başladığında ise insan, kendi trajedisinin yegâne müellifi olur. Ramazan’ın o huşu dolu atmosferi içinde, aklın o serin ve "laik" sesini kısmak, aslında insan olmanın en temel hakkından, yani "sorumluluktan" kaçmaktır.
Belki de en büyük "yeni arayış", Tanrı’yı kendi aşkınlığına, siyaseti ise insanın o kusurlu, tartışılabilir ve her an değiştirilebilir yeryüzü masasına iade etmektir. Çünkü gökyüzü, biz ona ne anlam yüklersek yükleyelim, sessiz kalmaya devam edecek. O sessizliği adaletsizlikle, yoksullukla veya "kutsal" kılıflı kararlarla dolduran biziz.
Şimdi, bu kutsallaştırılmış zamanın ortasında duralım ve soralım: Aklımızın ve irademizin üzerindeki o "teolojik örtüyü" kaldırıp, yeryüzünün o çıplak gerçekliğiyle yüzleşmeye cesaretimiz var mı? Yoksa bu ayı da, kendi hayatımızın özneliğini bir paranteze alarak mı geçireceğiz?
Yazar Notu:
Bu metin, kolektif bir huşunun yeryüzünü ve zamanı kuşattığı Ramazan ayının ortasında kaleme alındı. Amacım, inanç pratiklerini sorgulamaktan ziyade; kutsal olanın bir "tartışılmazlık zırhı" olarak kamusal alana sürülüşünü ve bu süreçte insanın "dünyevi" (profan) haklarının nasıl sessizce elinden alındığını felsefi bir perspektifle kayda geçirmekti. Laikliği bir 'yasak' değil, Agamben’in deyimiyle bir 'iade/profanasyon' eylemi olarak okumak, bugün içine sıkıştığımız siyasal teoloji kıskacından çıkışın yegâne yolu gibi görünüyor. Zira gökyüzü sessizliğini korurken, yeryüzündeki gürültünün sorumluluğu sadece biz fânilere aittir.
Kübra EVLİYAOĞLU 24 Şubat 2026 ORDU

