Güç masada mı kurulur, yoksa görünmeyen odalarda mı?
Diplomasi dediğimiz şey, çoğu zaman kameraların önünde kibarca konuşur. Güç ise
tam aksine, o kameraların hiçbir zaman içeri alınmadığı o loş, o soğuk odalarda
şekillenir sessizce... Tarih bize defalarca ve acımasızca göstermiştir ki devletler;
görkemli salonlarda imzalanan o süslü, o parlak metinlerle değil, hiçbir zaman
halklara açıklanmayan görece gizemli niyetlerle değiştirir yönünü. Bu bağlamda
akıntıya yön veren, suyun üstündeki o köpüren parıltı değil, dipteki görünmez
girdaptır çünkü.
Bu yüzdendir ki herhangi bir üst düzey temasın, uluslararası bir zirvenin hemen
ardından sorulması gereken ilk soru "Kim kiminle el sıkıştı?" değildir. Değildir, çünkü
el sıkışmalar sadece birer sahne dekorudur.
Asıl soru şudur: Neden şimdi?
Çünkü zamanlama, jeopolitiğin maske takmayan en dürüst, en çıplak dilidir ve
bir görüşmenin takvimi, tarafların güç sızıntılarını veya yaklaşan o büyük
fırtınaları fısıldar analistin kulağına ya da fısıldamalı mı deseydim...
Gerçek savaş sınırda mı başlar?
Yirminci yüzyılın o kanlı savaşları tankların motor sesleriyle, palet tıkırtılarıyla
başlamıştı. Yirmi birinci yüzyılın savaşları ise henüz adı bile konmamış ham verilerle,
yapay zekâ manipülasyonlarıyla, algı dalgalarıyla ve finansal suikastlarla başladı ve
devam ediyor hunharca. Sınırlar artık tel örgülerden ibaret değil; zihinlerin tam içinde
kuruluyor yeni cepheler...
Bugün stratejik bir limanın, örneğin Çin’in borç tuzağı stratejisiyle el koyduğu Sri
Lanka’daki Hambantota Limanı'nın görünürde tek bir kurşun bile sıkılmadan sessizce
kapanması, bir ülkenin kalbine fırlatılacak bir seyir füzesinden çok daha kalıcı, çok
daha yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor, doğurabiliyor da siz bakmayın benim ihtimalli
cümleler kurduğuma. Ya da Süveyş Kanalı’nda kasıtlı veya kazara yan dönen bir
geminin küresel tedarik zincirinde yarattığı o devasa, o milyar dolarlık finansal
deprem...
Hangisi daha tehlikeli? Bir füze mi, yoksa durdurulan bir akış mı?
Bakın! Bir algoritmanın yapısının, sırf bir toplumun sinir uçlarını kaşımak ve fay
hatlarını tetiklemek için değiştirilmesi, bir ordunun tank tümenleriyle ilerlemesi
kadar net sonuçlar üretebiliyor bugün. Bir enerji hattının, bir doğal gaz
borusunun yönünün birkaç derece değiştirilmesi; cepheye sürülecek binlerce
askerin yer değiştirmesinden çok daha büyük, çok daha sarsıcı bir jeopolitik
kırılma yaratıyor yeryüzünde...
Bu nedenle modern istihbarat artık yalnızca kozmik odalardan belge çalma veya
ham bilgi toplama sanatı değildir. Yeni çağın istihbarat felsefesi; ekonominin
kılcal damarlarını okumaktır, toplumun o kırılgan psikolojisini analiz etmektir,
teknolojinin nereye evrileceğini öngörmektir. Ve en önemlisi, henüz
yaşanmamış o kaygan geleceği bugünden yazmaya çalışmaktır.
Masada kim var sorusu yeterli mi?
Bir masanın, bir diplomatik zirvenin gerçek değerini içeride oturan ve kameralara
yapayca gülümseyen o tanıdık isimler belirlemez hiçbir zaman. Aksine, o odada
bulunmayan, davet edilmeyen ya da arkadaki gölgelerde durmayı tercih eden aktörler
belirler o masanın kaderini.
Çünkü bazen saatlerce bir ülke konuşulur, masadaki herkes onun geleceğini
tartışır ama aslında o ülke masada dahi yoktur ve bazen bir savaşın haritası
çizilir titizlikle, oysa o savaşın ilk kurşunu henüz namluya sürülmemiştir bile.
Bazen de o toplantıda hiçbir ülkenin adı açıkça geçmez; ama arka planda bütün
kıtaların ekonomik ve askeri dengeleri, görünmez eller tarafından yeniden
hesaplanır baştan aşağıya. Netice de gerçek strateji, kelimelere dökülen resmi
cümleleri değil; odada kasıtlı olarak konuşulmayan, halının altına süpürülen o
karanlık ihtimalleri analiz edebilmektir.
Haritalar gerçekten değişiyor mu?
Haritalar öyle sanıldığı gibi bir gecede, sınır çizgilerinin üzerinden geçen
tanklarla kolay kolay değişmez. Önce ticaret yolları sapar eski yatağından.
Sonra enerji koridorları tıkanır, yeni hatlar döşenir gizlice. Ardından küresel
finans merkezleri, milyarlarca doları yanına alarak sessizce yer değiştirir. En
nihayetinde insanlar, ellerindeki o eski ve hükmünü yitirmiş fiziki haritaya
bakıp, yeni dünyanın neden bu kadar farklı olduğunu, nerede hata yaptıklarını
anlamaya çalışırlar şaşkınlıkla...
Jeopolitik yalnızca haritacılık mühendisliği veya sınır çizgilerinden ibaret değildir artık.
Jeopolitik; okyanusların altından geçen fiber optik kabloların, devasa veri
merkezlerinin, doğal gaz boru hatlarının, yörüngedeki uydu ağlarının ve yapay zekâ
altyapılarının oluşturduğu o devasa, küresel ve görünmez damarlardır. Bugün bu
görünmez damarları, bu dijital ve lojistik akışı kontrol edenler; yarının fiziki
sınırlarını da sessizce ve kimseye sormadan çizmektedir odalarında.
Karadeniz: Yeni dünyanın laboratuvarı mı?
Karadeniz, artık yalnızca kıyıları olan, gemilerin yüzdüğü durağan bir su kütlesi
değildir kesinlikle, haklısınız hiçbir zaman da olmamıştı ama şimdi değildir daha da
değil. Küresel enerji güvenliğinin en tehlikeli, en barut kokan kavşağıdır o. Tahıl
koridorlarının, yani dünya gıda hiyerarşisinin en kritik düğüm noktasıdır. Denizaltı
iletişim hatlarının, veri akışlarının stratejik geçiş köprüsüdür. Ve en önemlisi, “NATO”
ile Avrasya bloku arasındaki o kırılgan, o her an kıvılcım çıkarabilecek en hassas
temas alanıdır... Korktunuz mu? Korkmayın, cürmü kadar yer yakar ateş...
Bu nedenle Karadeniz'in hırçın sularında yaşanan, dışarıdan bakıldığında
önemsiz görünen her küçük askeri veya diplomatik sürtünme; binlerce
kilometre uzaktaki New York borsalarını, Brüksel'deki askeri planlamaları ve
Pekin'in stratejik hesaplarını anında altüst edebilir. Çünkü modern dünyada
coğrafya yalnızca kupkuru bir topraktan ibaret değildir; coğrafya aynı zamanda
saf veridir, akışkan enerjidir ve kesintisiz lojistiktir.
Hibrit savaş sessiz olduğu için mi tehlikelidir?
Bugün bir ülkeyi diz çöktürmek, onu tamamen felç etmek için illa ki ordularla işgal
etmek gerekmiyor. Toplumu kendi içindeki fay hatlarından, inançlarından, etnik
kökenlerinden kutuplaştırarak... Finans sistemini, para birimini dışarıdan
görünmez spekülasyonlarla baskılayarak... Sosyal medya algoritmaları
üzerinden kitlelerin algılarını, öfkelerini ve sevinçlerini sinsice yöneterek...
Yapay zekâ destekli, derin kurgulu (deepfake) bilgi operasyonlarıyla gerçeğin
ne olduğunu tamamen bulanıklaştırarak da yapabilirsiniz bunu. Yapıyorlar da...
Bu yüzdendir ki yeni çağın en ölümcül silahı bazen radara yakalanmayan bir
hayalet uçak değil; görünmeyen bir yazılım, sızdırılan bir veri akışı ya da
kitleleri peşinden sürükleyen ajite edilmiş sahte bir hikâyedir. Yani... Artık
savaş meydanlarında kazanılan o şanlı zaferler kadar, belki de onlardan çok
daha fazla, insanların zihin çeperlerinde kazanılan o mutlak psikolojik üstünlük
belirleyicidir geleceğin sınırlarında.
Türkiye gerçekten nerede duruyor?
Belki de kendimize sorduğumuz, uluslararası görece analistlerin haritalara bakarak
tartıştığı en yanlış soru budur. Daha doğrusu, ezberleri bozan şu soru olmalıdır:
Türkiye hangi bloğun, hangi ittifakın tam içinde yer alıyor değil; birbirine diş
bileyen, dünyayı parselleyen bu devasa güç merkezleri arasında nasıl bir
denge, nasıl bir rasyonel akıl üretebiliyor?
Çünkü artık karşımızda iki kutuplu o eski, görece konforlu dünya yok. Bu çok
kutuplu, bu çok bilinmeyenli yeni denklemde küresel bir aktör olmak, sadece
bir tarafın sadık sözcüsü ya da kanat ülkesi olmakla mümkün değildir. Aksine,
birbirine rakip, hatta düşman aktörlerin bile gelip aynı masaya güvenle
oturabileceği o stratejik çekim merkezini, o tarafsız ve ağırlığı olan odayı inşa
edebilmekle mümkündür. Kolay mıdır bu? Asla...
Denge siyaseti, altınızda sürekli hareket eden, her an kopmaya hazır incecik bir ipin
üzerinde yürümeye benzer çıplak ayakla. Bir adım fazla atarsanız, bir tarafa
meylederseniz anında kör bir taraf olursunuz. Bir adım eksik atarsanız,
çekingen davranırsanız da oyunun dışına itilir, tamamen etkisizleşirsiniz.
Buradaki başarının yegane ölçüsü, uluslararası arenada alkış toplamak ya da
tribünleri coşturmak değildir; kriz daha anne karnındayken, o fırtına patlamadan önce
riskleri sessizce yönetebilmek ve kendi lehinize çevirebilmektir.
Asıl mücadele görünmeyen cephede mi?
Dün petrol kuyularını, o siyah altını ellerinde tutanlar dünyayı parmaklarının ucunda
oynatıyordu, yön veriyordu tarihe. Bugün ise devasa veri merkezlerini, kuantum
sunucularını kontrol edenler aynı mutlak güce sahip olmaya başladı gözlerimizin
önünde. Dün İstanbul ve Çanakkale boğazları, Süveyş ya da Malakka ne kadar
stratejikse; bugün okyanus tabanlarında uzanan fiber optik kablolar da en az o
coğrafi boğazlar kadar stratejik, en az onlar kadar kırılgan..
Dün casuslar, hayatları pahasına diplomatik çantalarında gizli evraklar,
mikrofilmler taşırdı soğuk savaş koridorlarında. Bugün ise karmaşık
algoritmalar, koca bir toplumun davranış kalıplarını, zafiyetlerini ve geleceğini
taşıyor sunuculara...
Bu yüzden çağımızın o en büyük, o en vahşi rekabeti yalnızca görece egemen
devletler arasında yaşanmıyor artık. Sahne çok daha karmaşık...
Savaş artık; devletlerle devasa küresel teknoloji şirketleri arasında...
O şirketlerle kontrolden çıkmaya başlayan algoritmalar arasında...
Ve nihayetinde, o algoritmalarla insan zihninin o son, o ele geçirilemeyen kaleleri, o
merkeziyetsiz sivil topluluklar ve dijital hacker grupları arasında yaşanıyor...
Hakikati kim kurtaracak?
Bir analist olmanın, strateji üretmenin en büyük, en ölümcül riski nedir bilir misiniz?
Kendi yazdığı, kendi duymak istediği o kusursuz senaryoya körkütük âşık olmak...
Oysa gerçek analist, rasyonel akıl olmak; yeri geldiğinde kendi dogmalarını, kendi
kemikleşmiş fikirlerini ve inançlarını her sabah masada acımasızca sorgulayan bir
cellada dönüşebilme cesaretidir...
Çünkü istihbarat ve strateji hiçbir zaman mutlak bir kesinlik üretmez, üretmemelidir
de; sadece olasılıklar evreni sunar bize veya sunmalıdır...
Jeopolitik bir kehanetler bütünü ya da falcılık değildir; o görünmez ihtimaller
arasından en güçlü, en rasyonel olanı erkenden okuyabilme ve pozisyon alma
sanatıdır desek mi ki...
Bu yüzdendir ki, hiçbir ülkenin körü körüne tarafı değilim ben. Hiçbir ideolojik bloğun,
hiçbir ittifakın da sözcüsü değilim. Ben yalnızca, herkesin gözünü boyayan o parlak
ışıkların arkasındaki şu can alıcı sorunun peşindeyim ısrarla:
Ya bize meydanlarda, televizyon ekranlarında, manşetlerde büyük bir gürültüyle
gösterilen o kavgalar, o amansız mücadeleler sadece ve sadece birer sahne
ışığıysa? Ve asıl gerçek oyun, çoktan o bizim hiç giremediğimiz, o görünmeyen
loş odalarda kurulmuş ve bitmişse?
Neden mi? Çünkü tarih, evet, bazen kanlı meydanlarda yazılır büyük
gürültülerle; ama yönünü, akışını, kaderini çoğu zaman o sessiz kapıların
ardında, fısıltıyla değiştirir.
Gürkan KARAÇAM

