TBMM gündemine taşınan “Terörsüz Türkiye” söylemi, ilk bakışta hukuki prosedürler, başvuru mekanizmaları, tespit ve teyit süreçleri ile adli sonuçların ertelenmesi gibi teknik başlıklar üzerinden okunabilir mi? Evet elbette okunabilir fakat meselenin yalnızca kanun maddeleri ve infaz hakimlikleri çerçevesinde değerlendirilmesi, önümüzdeki dönemin asıl stratejik sorusunu ıskalama riskini beraberinde getiriyor kanımca. Neden mi? Çünkü Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesele yalnızca içeride silahların susması değildir. Asıl mesele, silahların sustuğu bir ortamın nasıl kalıcı bir güvenlik düzenine dönüştürüleceğidir ya da dönüştürülebilir mi?
Aslında tam da burada birbirinden ayrılması gereken dört kavram ortaya çıkıyor: eylemsizlik, silahsızlanma, tasfiye ve yeniden yapılanma.
Bakın bir örgütün Türkiye sınırları içerisinde eylem yapmaması, silahlı kapasitesinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Ayrıca silah bırakma görüntüsü, örgütsel kadroların, lojistik kanalların, mali kaynakların veya dış bağlantıların sona erdiği anlamına da gelmez. Benzer şekilde eylem kapasitesinin zayıflaması, o yapının siyasi, sosyal veya bölgesel başka araçlarla kendisini yeniden üretebilmesinin de önüne tek başına geçemeyebilir, geçemez.
Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefinin görece başarısını yalnızca eylem sayılarının düşmesiyle ölçmek yeterli olmayacaktır. Kanımca esas ölçüt, silahlı kapasitenin ve onu yeniden üretebilecek altyapının kalıcı biçimde ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı ya da kaldırılabilip kaldırılamayacağı olacaktır.
Asıl mesele: Kim zaman kazanıyor?
Bence sürecin en az hukuk kadar önemli tarafı burada başlıyor. Zaman...
İlgililer çok iyi bilir ki devletler açısından zaman, çoğu zaman bir stratejik imkândır. Hasılı bölgesel çatışmaların derinleştiği, görece büyük güçler arasındaki rekabetin sertleştiği, Suriye’den Irak’a, İran’dan Doğu Akdeniz’e kadar çok sayıda dosyanın aynı anda hareketlendiği bir dönemde Türkiye’nin iç güvenlik yükünü azaltması önemli bir stratejik alan açabilir. Bu sebeple içeride çatışma riskinin azalması; güvenlik kaynaklarının farklı tehditlere yönlendirilmesine, ekonomik ve diplomatik kapasitenin daha geniş bir alana yayılmasına ve Türkiye’nin bölgesel gelişmelere daha fazla esneklikle müdahil olmasına imkân sağlayabilir. Buraya kadar sorun yok elbette. Fakat zaman yalnızca devletler için kazanılabilecek bir unsur değildir. Demem o ki örgütsel yapılar açısından da çatışmanın azalması bir nefeslenme alanına dönüşebilir. Askerî baskının gerilediği bir dönemde kadroların yeniden toparlanması, siyasi söylemin değiştirilmesi, toplumsal tabanın yeniden konsolide edilmesi veya uluslararası alanda farklı bir meşruiyet zemini oluşturulması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemin en kritik paradokslarından ve sorularından biri kanımca şudur: Devlet stratejik alan kazanmak için zamanı kullanırken, karşı taraf aynı zamanı yeniden yapılanmak için kullanabilir mi? İşte bu sorunun cevabı, sürecin gerçek başarısını belirleyecektir.
Suriye: Silah bırakmak mı, biçim değiştirmek mi?
Bakın Türkiye açısından en büyük soru işaretlerinden biri de Suriye sahasında ortaya çıkmaktadır. Biliyoruz ki Suriye’deki yapıların geleceği yalnızca Türkiye’nin güvenlik politikasıyla şekillenmeyecektir. Şam yönetiminin egemenlik iddiası, ABD ve diğer dış aktörlerin yaklaşımı, bölgesel güçlerin hesapları ve Suriye’nin kendi iç dengeleri aynı anda belirleyici olacaktır. Dolayısıyla burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, silahlı bir yapının tamamen ortadan kalkması ile farklı bir kurumsal veya siyasi form altında varlığını sürdürmesi arasındaki farktır.
Bakın bir yapı silahlı kapasitesini azaltabilir, üniformasını değiştirebilir, yerel güvenlik mekanizmalarına eklemlenebilir veya siyasi bir aktör görünümü kazanabilir fakat bu dönüşüm her durumda aynı anlama gelmez. Bazen gerçekten merkezi otoriteye entegrasyonun kapısını açabilir; bazen de eski kapasitenin yeni bir isim ve yeni bir kurumsal biçim altında korunmasına hizmet edebilir. Bu nedenle bence Türkiye açısından asıl soru, “silahlar sustu mu?” sorusundan daha geniştir: Cevabı aranacak soru Silahların sustuğu yapı, kimin egemenlik alanına ve hangi hukuki, siyasi çerçeveye dahil oluyor? olmalıdır.
Eğer bu soruya verilen cevap Şam’ın egemenliği, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve merkezi otoritenin meşru güvenlik mimarisi üzerinden veriliyorsa, bu Türkiye açısından farklı bir stratejik tablo oluşturur. Fakat silahlı kapasitenin başka bir aktörün himayesinde, farklı bir kurumsal kimlik altında veya dış destek mekanizmalarıyla korunması halinde, Türkiye açısından sorun yalnızca biçim değiştirmiş olacağı gibi çok daha tehlikeli bir hal almış olacaktır.
Irak: Dağdan Şehre İnen Risk
Gelelim Irak sahasına... Bakın Irak sahası da benzer biçimde dikkatle izlenmesi gereken bir başka alandır. Bu bağlamda dağlık alanlardaki silahlı kapasitenin azalması elbette önemlidir. Ancak bu kapasitenin ortadan kalkması ile başka alanlara taşınması arasında ciddi bir fark vardır.
Neticede örgütsel yapıların şehirlerde, siyasi alanlarda, ekonomik ağlarda veya tartışmalı bölgelerde yeni konuşlanma biçimleri geliştirme ihtimali, silahsızlanma tartışmasının yalnızca askeri bir mesele olmadığının da kanıtı olarak okunmalıdır kanımca.
Bu noktada elbette Türkiye’nin Bağdat ve Erbil ile geliştirdiği güvenlik, ticaret, enerji ve ulaştırma eksenli ilişkiler yalnızca ekonomik başlıklar değildir. Aynı zamanda bölgedeki güç boşluklarının azaltılması ve Türkiye’nin Irak’taki stratejik etkisinin kurumsallaştırılması açısından da önem taşımaktadır. Fakat tekrar belirtmeliyim ki burada da temel ölçüt değişmemektedir: Dağdaki silahlı kapasite azalırken, aynı kapasitenin başka bir zeminde yeniden üretilmesine izin veriliyor mu? Bakın burada eğer cevap “hayır” ise süreç gerçek bir tasfiye yönünde ilerliyor demektir. Aksi durumda yalnızca coğrafya değişiyor demektir ki, bu çok daha büyük riskleri beraberinde getirebilir.
İran Ve Küresel Rekabet Denklemi
Meselenin çok daha karmaşık hale geldiği yer ise İran ve küresel güç rekabetidir. Bakın Ortadoğu’da silahlı yapıların yalnızca kendi amaçları doğrultusunda hareket eden aktörler olmadığı, zaman zaman daha büyük bölgesel rekabetlerin parçası haline gelebildiği defalarca görüldü. Bu bağlamda bugün Türkiye’nin attığı bir adımın etkisi yalnızca Ankara ile karşısındaki yapı arasındaki ilişki üzerinden ölçülemez. Suriye’deki gelişmeler, Irak’ın iç dengeleri, İran merkezli güvenlik sorunları ve ABD-Rusya-İsrail başta olmak üzere görece büyük güçlerin bölgesel hesapları birbirini etkileyen temel dinamiklerdir.
Bu nedenle Türkiye içinde silahların susması çok değerli bir kazanım olsa da, bunun bölgesel ölçekteki bütün silahlı kapasitenin sona erdiği şeklinde yorumlanması stratejik bir hata olabilir mi? Kesinlikle olur. Çünkü Ortadoğu’da bugün tasfiye edilen bir kapasite, yarın farklı bir jeopolitik ihtiyaç ortaya çıktığında yeniden işlevlendirilebilir. Ki bunun örnekleri dünyada çoktur...
İşte tam da bu nedenle Türkiye’nin önündeki hedef yalnızca bir örgütün silah bırakması ya da kendini görece tasfiye etmesi değil; silahlı kapasitenin yeniden üretilebileceği bölgesel şartların mümkün olduğunca ortadan kaldırılması olmalıdır.
Hukuk Neyi Çözer, Neyi Çözemez?
Hukuki sürece gelim... Burada hukuki sürecin önemini de doğru yere koymamız gerekiyor.
Bakın hukuk; devletin atacağı adımların meşruiyet çerçevesini belirler. Tespit, teyit, başvuru ve adli süreçlere ilişkin mekanizmalar; silah bırakma iradesinin somutlaştırılması ve devletin buna nasıl karşılık vereceğinin belirlenmesi açısından elbette önemlidir. Ancak hukuk tek başına jeopolitiği çözemez. Sadece hukukla çözülebileceğini sanmak saflık olur.
Konunun ilgilileri çok iyi bilir ki, bir infaz düzenlemesi veya adli erteleme mekanizması, Suriye’deki güç dengelerini değiştirmez. Irak’taki örgütsel ağları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bölgesel aktörlerin hesaplarını sona erdirmez. Dış destek kanallarını tek başına kesmez. Bu nedenle iç hukukta atılan adımların başarısı, sınırların ötesindeki gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki; Türkiye içinde hukuki bir süreç yürürken, Türkiye dışında güvenlik ve jeopolitik süreç de aynı anda yürümektedir. Netice de asıl mesele, bu iki hattın birbirini tamamlayıp tamamlayamayacağıdır.
Türkiye’nin Kazanması Gereken Şey Sadece Huzur Değil, Stratejik Alan
“Terörsüz Türkiye” hedefinin en önemli getirisi şüphesiz insan hayatının korunması ve toplumsal huzurun güçlenmesidir ya da öyle düşünülmektedir. Fakat bununla sınırlı olmayan daha geniş bir stratejik sonuç da vardır. Türkiye, içeride güvenlik baskısının azalmasıyla birlikte dışarıdaki gelişmelere daha fazla dikkat ayırabilir. Savunma kaynaklarını, istihbarat kapasitesini, diplomatik enerjisini ve ekonomik gücünü daha geniş bir stratejik çerçevede kullanabilir. Bunlar olası sonuçlarından bazıları olacaktır ve doğrudur fakat bu kazanımın sürdürülebilir olması için devletin de kendi kırmızı çizgilerini net biçimde ortaya koyması ve koruması gerekir.
Bakın özellikle belirtiyorum ki silahların susması ile devlet otoritesinin zayıflaması aynı şey değildir. Siyasi çözüm arayışı ile anayasal düzenin tartışmaya açılması aynı şey değildir. Toplumsal barış ile devletin temel niteliğinin aşındırılması aynı şey değildir. Örgütsel dönüşüm ile örgütsel kapasitenin farklı isimler altında korunması da aynı şey değildir. Netice de bu ayrımların birbirine karıştırılması, kısa vadeli huzuru uzun vadeli bir güvenlik sorununa dönüştürebilir.
En Büyük Risk: Geçici Rahatlamayı Kalıcı Çözüm Sanmak
Bence sürecin en hassas noktası tam olarak burasıdır. Türkiye uzun yıllar boyunca terörle mücadelede ağır bedeller ödedi. Bu nedenle çatışmanın azalması ve silahların susması küçümsenecek bir gelişme değildir. Tam tersine, toplum açısından da son derece kıymetli bir sonuçtur. Fakat stratejik devlet aklı, olumlu bir gelişmeyi küçümsemeden onun sınırlarını da görmek zorundadır.
Eylemsizlik kalıcı mı?
Silahlar gerçekten teslim ediliyor mu?
Örgütsel emir komuta zinciri sona eriyor mu?
Lojistik ve finansal kanallar kapanıyor mu?
Sınır ötesindeki kapasite nasıl tasfiye ediliyor?
Silahlı yapıların farklı bir siyasi veya idari kimlik altında yeniden üretilmesi engellenebiliyor mu?
ABD, RUSYA, İNGİLTERE, ÇİN, İSRAİL ne planlıyor ve bunların planları ne aşamada?
Ve en önemlisi, bütün bu süreçler doğrulanabilir ve denetlenebilir bir zeminde ilerliyor mu?
Bunlara verilecek cevaplar olumlu olmadıkça “terörsüzlük” kavramını tamamlanmış bir sonuç olarak görmek erken olacaktır.
Asıl Başarı, Silahların Susmasından Sonra Başlayacak
“Terörsüz Türkiye” hedefi, Türkiye'nin önüne açılabilecek en önemli stratejik fırsatlardan biridir, bu çok doğru. Fakat bu fırsatın kalıcı bir kazanıma dönüşmesi, yalnızca bugün için silahların susmasına bağlı değildir.
Bakın tekrar belirtiyorum asıl mesele, yarın yeniden silahlanmayı mümkün kılacak zeminin ortadan kaldırılmasıdır ve bunun için Türkiye’nin ihtiyacı çatışmasızlıktan çok daha fazlasıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, yeniden çatışma üretmeyecek ve buna asla fırsat vermeyecek bir güvenlik mimarisidir.
Bu nedenle sürecin başarısını sadece eylem sayılarıyla, yapılan hukuki düzenlemelerle veya kısa vadeli siyasi açıklamalarla ölçmek kesinlikle doğru olmayacaktır. Gerçek başarı; örgütsel kapasitenin, silahlı altyapının, lojistik ağların ve bunları yeniden üretebilecek bölgesel mekanizmaların kalıcı biçimde işlevsiz hale getirilmesiyle ölçülmelidir.
Neticede silahların susması bir sonuç değil, ancak bir başlangıç olabilir. Bugün Türkiye açısından asıl stratejik soru “çatışma sona erecek mi?” sorusundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: Çatışmayı yeniden mümkün kılabilecek şartları da ortadan kaldırabilecek miyiz?
Eğer cevap evetse, “Terörsüz Türkiye” yalnızca bir güvenlik politikasının adı olmaktan çıkar; Türkiye’nin içeride istikrarını güçlendirdiği, dışarıda ise daha geniş bir stratejik hareket alanı kazandığı yeni bir dönemin başlangıcı haline gelir. Aksi halde bugün kazanılan sessizlik, yarının bugüne göre çok daha büyük sorunlarını sadece başka bir zamana ertelemiş olacaktır.
Unutmayın; tarih, yalnızca hangi kararların alındığını değil; o kararların arkasındaki stratejik öngörünün ne kadar ileriye bakabildiğini ve ne kadar isabetli olduğunu da kaydeder.
Gürkan KARAÇAM - İzmit/KOCAELİ

