Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanabilmesi için akıl, ahlak ve adalet ilkelerinin esas alınması kaçınılmazdır.
Bu üç temel ilke yalnızca bireylerin değil, devletlerin ve uluslararası toplumun da rehberi olmalıdır.
Akıldan uzak, ahlaktan yoksun ve adaletten kopuk politikalar ise insanlığa huzur değil, yalnızca acı ve yıkım getirir.
Bugün İsrail’in saldırgan tutumu ve çocuk, kadın demeden insanları hedef alan uygulamaları büyük bir vahşet tablosu ortaya koymaktadır.
Bu durum, her şeyden önce İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını tehdit eden en büyük nedenlerden biri hâline gelmiştir.
Çünkü akıl, ahlak ve adalet ilkelerinden uzaklaşan bir politika uzun vadede güvenliği sağlamaktan çok, yeni düşmanlıklar ve çatışmalar üretir.
Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Batı dünyasının İsrail’in bu haksız, ahlaksız, adaletsiz ve hunharca tutumunu desteklemesi de ciddi bir sorun oluşturmaktadır.
Bu yaklaşım yalnızca bölgede adaletsizliği derinleştirmekle kalmamakta, aynı zamanda Amerika’nın ve Batı’nın dünya üzerindeki itibarını ve prestijini de giderek zayıflatmaktadır.
Akıl, ahlak ve adalet temelinden uzaklaşan politikalar sürdürüldükçe bölgemiz ve hatta dünya giderek daha yaşanamaz bir hâle gelmektedir.
Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanabilmesi için İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’nin uluslararası toplum tarafından tanınması büyük bir zorunluluktur.
Bu gerçekleşmedikçe bölgede yanan fitne ateşi sönmeyecek; aksine başta İsrail ve Amerika olmak üzere bütün dünya için büyük zararlar doğurmaya devam edecektir.
Bu noktada Türkiye’nin garantörlüğünde kurulacak bir barış düzeni önemli bir çözüm yolu olarak değerlendirilebilir.
İsrail’in 1967 sınırlarına çekildiği ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’nin bütün dünya tarafından tanındığı bir düzen, akıl, ahlak ve adalet ilkeleri temelinde kalıcı bir barışın kapısını aralayabilir.
Ancak Türkiye’nin Ortadoğu’da kurulacak bir adalet düzeni için gerçek anlamda garantörlük yapabilmesi, öncelikle kendi içinde güçlü bir hukuk ve adalet devletini tesis etmiş olmasına bağlıdır.
Çünkü adalet konusunda örnek olmayan bir ülkenin başka coğrafyalarda adaletin teminatı olması mümkün değildir.
Nitekim rivayete göre Hz. Ömer Kudüs’ün fethine giderken Kudüs’ün başrahibi şöyle demiştir:
“Ben Kudüs’ün anahtarlarını ancak adaletinden emin olduğum bir kişiye teslim ederim; o da Hz. Ömer’dir.”der.
Bu söz bize önemli bir gerçeği göstermektedir: Adalet konusunda garantörlük iddiasında bulunacak bir ülkenin önce bütün dünyanın gıpta ile baktığı güçlü bir hukuk ve adalet devleti hâline gelmesi gerekir.
Tarih de bize bunun mümkün olduğunu göstermektedir.
Nitekim Türklerin bölgeye hâkim olduğu dönemlerde Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler uzun yıllar boyunca birlikte yaşamış; hiçbirinin burnu kanamadan barış içinde varlıklarını sürdürebilmiştir.
Bu tarihsel tecrübe, farklı inanç ve kültürlerin akıl, ahlak ve adalet temelinde bir arada yaşayabileceğinin en güçlü örneklerinden biridir.
Dolayısıyla Ortadoğu’da kalıcı barışın yolu açık ve nettir.
Akıl için yol birdir; o da akıl, ahlak ve adalet ilkelerini esas alan bir düzen kurmaktır.
Nitekim kutsal kitabımızda da şöyle buyurulmaktadır:
“Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.”
İnsanlığın önünde iki yol bulunmaktadır.
Ya aklını kullanmayarak kendi üzerine ve bütün insanlığın üzerine felaketler yağmasına sebep olacaktır ya da aklı, ahlakı ve adaleti rehber edinerek barışın egemen olduğu bir dünya kuracaktır.
Barışın hâkim olduğu bir dünya ise ancak insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri, akıl, ahlak ve adalet ilkelerini hayatın her alanında egemen kılmalarıyla mümkün olacaktır.
Mehmet Mutluoğlu/TRABZON

