Piyasalar

Muhakemat Şerhi Üzerine

Punto:

Bir Kısım Notlar

Muhakemat tercümenizi bitirdim değerli hocam. Bir gerçeği teslim etmeliyim. Kitaplarınız ve
tefsirleriniz olmasaydı meseleler benim için açıklığa kavuşmayacaktı. Muhtemelen duam ve
ihtiyacım olduğu için Allah kitaplarınızı karşıma çıkardı. Rabbim irfanınızı artırsın. Size,
ailenize, ehlinize sağlık ve hidayet dilerim. Bu Muhakemat kitabındaki prensipleri sizin tefsir,
yazı ve yöntemlerinizde görüyor, varlığı aydınlatma hususundaki ceht ve gayretinizi ayrıyeten
tebrik ederim. Kitap hakkında kendi adıma bir değerlendirmem ve çıkarımım oldu. Eğer
yanlış ve eksik noktalarım var ise lütfen bildirin; üzerine düşüneyim tashih edeyim.
1- Üstad diyor: Alem, türleri ve cinsleriyle onun elçiliğine şahitlik, mucizelerine yol
göstericilik ve metafizik alemden getirdiği yüce vahiylere doğru rehberlik ediyor.
Üstad, yüzyılın müsaitliğince görünen şehadet aleminin, vahye ve peygamberliğe nasıl rehber
olduğunu anlatmış. Peki şehadet aleminin şahitliği mevzusunun üzerine 100 yıldır bir taş
koyulmuş mu? Sebep olarak, taklit ve vehim diye özetleniyor. Peki Nur camiası özelinde bu
taklit ve vehmin de sebebi nedir? diye sorduğumuzda ise asıl sebebe ulaşabiliriz. Siyer’e
baktığımızda Peygamber (as)’da şöyle bir gerçeği görüyoruz. Her zaman vahye ve evrendeki
gerçekliğe yönlendiriyor. Ve beşer olarak eleştirilmekten hiçbir zaman rahatsızlık duymuyor.
Şöyle bir prensibi kabul ediyordum ki artık yanlış olduğunu düşünüyorum. ’Hakikatin ne
olduğunun anlaşılmasından ziyade onun uygulanması esastır’. Bu esas, insanlarda bilim ve
pozitivizmin etkin olmadığı zamanlar için geçerli bir esastır. Belki bilgisiz halk içinde bu
metod başarılı olabilir ve o kişiyi hidayete götürebilir. Fakat 21. yüzyıldaki okuyan araştıran
bilim ehli için kesinlikle hakikatin ne olduğu, kabul edilmesinden daha önemlidir. Çünkü
hakikatin ne olduğunu bilmeyen 21. yüzyıl insanı, bilmediği şeye değer vermez, peşinden
gitmez ve nihilist olur. 21. yüzyıldaki bir insan, geçmiş çağlardan çok daha fazla bilgilidir ve
bu bilgiler ona her yönden saldırıp çözüm beklemektedir. İki yol var. Ya köşemize çekileceğiz
ya da gerçeği bulma konusunda samimi olup her kutsal bilginin bilimsel mucize olduğunu
ispat edeceğiz.
2) Üstad diyor; konular 2 kısımdır.
1. kısım konularda fikirlerin birikimi tesir eder. Yardımlaşma ve tamamlama ve artma vardır.
2. kısım konular birden olur. Yardımlaşma, tamamlama ve artma olmaz.
1. kısımda bahsedilen insanlığın ortak aklıyla ve yavaş evrimsel süreçle gelişen boyuttur.
İnsanlığın âdem olup varlıktaki sebep ve sonucu görüp zamanla üstüne koya koya gelişen
ortak aklımız. Âdem'in ihtiyaca binaen Allah’ın yardımıyla halk alemini keşfedip
sistemleştirmesi.                                                                                                                                                                                                           2. kısımda bahsettiği, Tüm varlığın 13,8 milyar yıllık bir birikim ve sonsuz bir bilinçle ortaya
koyduğu birden ortaya çıkan emir aleminin ürünü olan ruh, peygamberlik, iman, sevgi, kin,
enaniyet gibi varlığın en mükemmel meyveleri...
Üstad diyor ki 1. konudan olan fikirlerin birikimi, bu 2. tür konuların mahiyetlerini
değiştirmez, tamamlamaz ve artırmaz. Fakat ispatlarına açıklık getirir ve kuvvet verir. Ve
ekliyor: Kim bir şeyde çokça dalarsa çoğunlukla başka meselede ahmak olur. Üstadın bu
cümleleri çok önemli bir tahlil, tashih, değerlendirme ve gelecek için hüküm istiyorlar.
Şefkatli üstada katılıyorum ama bir şerh koymak isterim. Zımnen anladığım şu: Pozitif
bilimler zaman seli içinde eklemeli, değişmeli ve tamamlamalı gidiyor. Asıl olan emir
alemidir. Ancak ona delil olması cihetiyle onlara değer veririz. Asıl olan ruh, iman,
peygamberlik gibi değerlerdir. Bilimin maddesine çok dalarsanız ahmak olursunuz diyor.
Zannedersem, Nur gruplarının bilime değer vermemesinde bu gibi ince nüansların etkili
olduğunu düşünüyorum. Talebe de diyor ki: Üstadım madem böyle bir risk var; hiç girmem
daha iyi. Ve böylece, asıl önemli olan imandır deyip dengesizliğin önü açılmış oluyor. Fakat
ki fakat...en üzüntülü ve hazin yer burasıdır. Üstadın varlığın birliği konusundaki düşünceleri
buraya da yansımıştır. Evreni varlığın kendisi değil de ondan ayrı olarak Kur'an'a uymayan bir
şekilde yansıma kabul etmesi, otomatikman 2.konular dediği noktalara öncelik verdiriyor ve
evren güme gidiyor.
Fakat 1900 ler ve ondan sonraki yıllarda kuantum, DNA ve yazılım gibi gerçeklerle evren
dediğimiz varlığın sadece kütle olmadığı, dışarıdan değil bizzat kendi içinde sonsuz bir bilinç
içerdiği ortaya çıktı. Eğer Üstad bu noktaları bilseydi kesinlikle bir hakikat aşığı olarak
kendini tashih ederdi. Ve yeni tefsirinde bu hakikatle, Kur'an'ı, hatta kutsal kitapları açardı.
Üstadın aynı mantığını esas alırsak, şöyle bir eleştiri de geçmiş için yapılabilir pekâlâ. Belki
1000 yıldır, sadece 2. konulara dalıp, o gerçek ama evrende bizzat gösterilmesi gereken,
varlığın en kaliteli meyveleri olan ruh, iman gibi meseleleri nesnelleştirdik, maddede
ahmaklaştık ve geriledik ve sırat-ı müstakimi ihmal ettik. Hatta 1 ve 2. konuları bir bütün
halinde tek vücut göreceğimize biz de tefrite gidip azaba müstahak olduk. 2. konular olan ruh,
ibadet, sevgi gibi emir aleminin kanunlarını somut algılayıp hurafeye düştük. Çünkü ifrat
tefriti doğurur bir ilkedir.
Üstad, karşılaştırmayı eksik kuruyor. 1. konular olan, varlığın maddesel bilgisindeki
insanların ne anladığıyla 2. konuların mahiyetini karşılaştırıyor. Halbuki 2. konular olan,
soyut konulardan insanların ne anladığıyla 1. konuların yani evrendeki diyalektik sonsuz
bilincin mahiyetiyle de karşılaştırabilirdi. İkisi de sonuç olarak aynı kapıya çıkıyor. Çünkü
varlık birdir. Ve göreceli dualite vardır. 1.ve 2.konuların ikisinin de mahiyeti değişmemiştir.
Üstelik mahiyetleri bir ve aynıdır. Evren yaratılalı beri aynı gerçekliği söyler. Bu iki konunun
da mahiyetleri dediğimiz mevzu, başka bir şeydir; bizim ondan anladığımız, ayrı şeylerdir.
Üstad 1. konudaki fikir birikimi 2. konuların mahiyetlerine etki etmez diyor. Haklı Üstad…
Fakat 2. konudaki yani ruh, iman gibi konulardan da ne anladığımız, 1. konuların
mahiyetlerine etki etmez. Onlarda tamamlama, geliştirme, değiştirme yapmaz. 2. konular da
1. konuların mahiyetlerinin anlaşılmasına yardımcı olur. Yani aslında tam bir simetri söz
konusudur. Yani Allah’ın Rahmaniyeti itibariyle devamlı sırat-ı müstakimde olup,
hakkaniyetle ve diyalektik zıtlarla varlığı devamlı terbiye etmesi, dengelemesi, bilimsel olarak
her varlıkta ayan beyan parlaması hakikati, mahiyet olarak değişmez.                                                                                                            Yüzlerce yıldır değişe gelen ruh gibi soyut bilgiler de (ruhun mahiyeti değil insanların ondan
ne anladığı), Allah'ın evrendeki kanunlarının mahiyetini değiştiremedi. 1000 yıldır, binlerce
evliyanın kerameti, duası doğu milleti olarak bizi büyük bir azaptan kurtaramadı... Mahiyetler
ayrıdır; insanların ondan ne anladığı ayrıdır. Dolayısıyla çözüm, vahiylerin ve pozitif
bilimlerin gösterdiği, varlığın birliğinde ve onu yaşamakta.
Ve belki 1000 yıldır, evrendeki somut bilinçli varlık olan Rahman gizli kaldı ve bize küstü.
Batı bizi ezdi deyip duruyor ve çözümü hala Rahmandan ayrı kuruntularımızla kurduğumuz
saf soyutta görüyoruz. Halbuki insan, sonsuz Allah’ı, Rahman olan bilimden ve maddeden
hariç olarak anlamlandıramaz. Anlamlandırmaya kalksa ya ötelere atmaya ya da o boşlukları
kuruntu ve vehimleriyle doldurmaya mecbur kalır. İnsanlığın geçmiş serüveni buna şahitlik
ediyor. İlk çağları ehli necat kabul edip anlayabiliyoruz. Hatta Nuh devirlerinde sadece
inancın yeterli olmasını anlayabiliyoruz. İnsanlığın evrimiyle beraber niçin sadece soyut
inancın yeterli olmadığını, Kur'an'ın neden Rahman Rahim isimlerini devamlı kullandığını,
Âdem'in madde ve medeniyetteki etkileşiminde aramalıyız. Dolayısıyla artık sonsuzluk
maddede gösterilmelidir.
Bazıları, peygamberler neyle terbiye etti insanlığı? Bilim mi vardı. Demek ki bilim,
eksiklikleri olan bir öcüdür diyorlar.
Allah, dert ve dermanı bir arada gönderir. Böyle bir kafa, Allah’ın âdeme isimlerin talimini ve
varlıkların ona secde etmesini, aynı zamanda onun bilimsel vahiy gibi olan suhuflarını
anlamamıştır. Allah kime vahiy indireceğini bilir ve saf temiz peygamberleri seçmiştir. Torpil
yoktur. Allah adaletlidir. Biz de eğer samimi olur ve hakikati ararsak, evrendeki sonsuz
bilince Rahmaniyet itibariyle muhatap olabilir ve adeta vahiy gibi olan bilimsel parlaklığı,
Meryem, Ashab-ı Kehf, Havariler misali öz benliğimizde yaşayabiliriz. Allah bunun yolunu
açmış. Allah’ın seninle konuşmasını mı istiyorsun? Evren karşında ve Allah seninle her daim
konuşuyor. Bize cevap veriyor. Bu tenezzül ve merhameti kale almazsak eğer, tabiri caizse
sonsuzluğu çöpe atmış, varlığı israf etmiş ve herşeyi meçhule gömmüş olur ve karanlıklarda
kalırız. Bu da bize azap yani yokluk olarak geri döner ve dönmüş.
3) Üstad diyor: Her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise
bir keşşaftır. Efkârı ammeye hocalık edecek, yine efkârı ammeyi ilmiyedir.
Soruyoruz: Ey nur cemaati kardeşlerim… Üstaddan sonra bu zamanın hükmü nedir? Zamanın
müfessirliğinden ne anlıyoruz? 21. yüzyılın hangi olay ve bilgileriyle keşiflerde bulunduk?
Taklit ve gericilikten başka ne var elimizde? Herhalde efkârı ammeyi ilmiyeden, hala
bilimden uzak hocaların kuruntularını anlıyoruz. Kudsi bir hadiste ‘Zamana sövmeyin. Zaman
Ben'im.’ deniyor. Evet, Allah, zamansal evrim ve gelişimle beraber, insanlığın beyninde
yaktığı nurla varlığı aydınlatıyor. İnsanlara ise zamanın olayları yardımıyla bunu keşfetmek
kalıyor. Tabii samimi olup istersek…
4) Üstad diyor: Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mâl eder. Ve insan, hayallerine ve
kendi oluşturduğu bilgi birikimlerine bir dayanak bulmak isteyip düşüncelerini ve hayallerini
bir şahısta veya putta somutlaştırmak ister. Kendini buna mecbur hisseder. Ağzına sağlık
Üstad. Biz hakikate talibiz. Hakikat de varlığın kendisi olan Allah'tır. Şahıslar üzerine
hakikati bina etmeyiz. Evrendeki bilimsel gerçekliğin gösterdiği keskin irfan, değil bir tane
üstadın şahsi görüşüne, tüm insanların vahiy ve bilimle çelişen tüm görüşlerine müreccahtır.
Öz eleştiri yaparsak, bu hakikat prensiplerini niye kullanıp aydınlanmıyoruz?

Bilimle çelişen vehimlerinizi, niçin Risale ve Üstadın şahsında mezcedip: kaynaştırıp inkâr
ediyorsunuz? Hakikat noktasında samimi miyiz diye kendimize sormamız icap eder. Üstad bu
konuda diyor ki: Hakikati çıplak olarak görmek isteyen zât! Hurafelerin kapısı buradan açılır
ve araştırma kapısı dahi bununla kilitlenir diyerek, taklitçiliği ve kendi fikirlerimizi bir şahıs
üzerinde bina etmeyi yasaklıyor.
Bu düstur ilmin ölmemesi için çok önemlidir. Peki bu düstura uyuldu mu? Hayır!
5) Üstad: 'Abartma, ihtilalcidir. Düzeni bozar. İnsanın lezzet aldığı şeyde abartma eğilimi,
tanıttığı şeyde aşırılık eğilimi ile gerçekliği hayale karıştırır. Bilmediği halde çoğaltmasından
eksiklik, onarmasından bozgunculuk, övmesinden sövme, güzelleştirmesinden çirkinlik doğar.
Aşırılık Allah'a iftiradır' diyor. Beni Yunus İbn Metta'dan üstün görmeyin diyen Peygamberin
tabileri olarak, Risale-i Nur her şeyin açıklamasıdır ve Üstad yanlış yapmaz’a evrildik. Lütfen
şunu açıkça haykıralım: Sübhan olan Allah’tır. Eksiksiz ve pak olan. O'nun dışında tüm
insanların, az veya çok kusurları vardır. Bu hakikate bile bile niye zulmediyoruz.
6) Üstad diyor ki: Geçmiş zaman insanlarının (Batı için 10. yy. dan önce; İslam için 5. yy. dan
bugüne), saf olan ahlak ve samimi duyguları üstün gelerek, aydınlanmamış ve bir nevi
karanlık kalan düşüncelerini çalıştırarak bencillikler ve ihtilaflar ortaya çıktı. Fakat gelecek
nesil insanlarının bir derece aydınlanan düşünceleri, heves ve şehvetle kararmış olan
duygularına üstün gelerek emrine hizmet ettirmiştir ve insaniyet bir derece ortaya çıkmıştır
diyor.
Dikkat edilirse Üstad burada, Hicri 5. yydan sonra İslam dünyasını ve miladi 10. yy. dan önce
Batıyı gerici görüyor. Bu fikri tahlil edersek: Batının, miladi 10. yy. dan sonra bir nevi
medenileştiğini kabul ediyor. Bunun da arka planına geçtiğimizde ve söylediklerini
birleştirdiğimizde, zımnen Üstad şunu demek istiyor. İnsanlık, hakikati akıl ve evrende
aramakla, batıda bir nevi tezahür etti. Bizde ise hicri 5. yy. dan sonra elimizde gerçeklik
bulunmasına rağmen bu gerçekliği evren ve madde üzerinde gösteremediğimiz için, saf ahlak
ve samimiyete sahip olmamıza rağmen o soyut boşlukları bir takım vehim ve kuruntularla
doldurduk diyor. Dikkat edilirse 19. yüzyılda bile doğu milletlerini hala bu durumda görüyor
ve Muhakemat ve Münazaratla bundan kurtulmayı hedefliyor. Yani hakikati evrendeki bilimle
ispatlamak. Fakat zaman ve zeminin na-müsaitliğinden ilerleyemiyor. Ama yöntem olarak
öyle muhteşem bir yol açıyor ki maalesef müntesipleri o yola girmemişler. Hatta müjde
veriyor ve uyarıyor: 'Bilimler keskin delilleriyle varlığı aydınlatacak. Dıştan öze geçiniz.
Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüzde incitmeyiniz (onu yanlış anlamayınız veya
anladığınızda, bilmeyenlere şefkatle anlatınız. Çünkü hakikat, baskı ve merhametsizlikle
anlatılırsa yine incinir) diyor.
7) Üstad diyor ki: Somut şeyler hakkında şüphe edilmez. Vesveseden kaynaklanan olabilirlik
ile bilimsel olabilirlik farklıdır. Yüzeysel davrananlar burada şaşırıyorlar. Kuruntu ve
vesveseden kaynaklanan olabilirlik, dayanaksız ve körü körüne birisine uymaktan doğduğu
için safsatayı doğurur. Delilsiz olarak, apaçık konularda, 'belki' ve 'olabilir' diyerek şüpheye
yol açar. Bunun sebebi ise kafayı kullanmamak, kalp zayıflığı veya aklın sinir hastalıklarıdır
diyor. Ve ekliyor. Akli olabilirlik ise artık itikat haline gelmiş bilimsel gerçekliği basamak
yaparak, evrenle bilimsel çelişmezlik ilkesini kullanarak tereddüt etmektir diyor. Yani cahilin
tereddüt ve belki’sinde bir sürü gerçeklik çiğnenir. Halbuki bilimsel belki’ler ve acabalar,
varlığı açma ve bir cihad girişimidir. Yani olabilirlik delilden kaynaklanmış ise makbuldür
diyor.

Üstad kuruntucuları konuşturuyor: 'Kuruntucular der ki: Akıl her şeyi algılayamaz.
Dedikleriniz kesin değildir. Dolayısıyla biz atalarımızın dediği gibi sizin düşüncelerinize
ancak zayıf bir ihtimal nazarıyla bakabiliriz.'
Bu sizin kuruntunuzdur. Aklın özelliği açık deliller ve bilimler üzere gitmektir. Evet, akıl her
şeyi tartamaz fakat maddeyi tartabilir. Göz ve gözlemden kurtulamayan (sınırlı) şeyleri
tartabilir. Tartamaz ise de sorumlu değiliz diyor üstad.
Benim anladığım şudur: Rahman ve bilimlerle Allah'ın sonsuzluğuna geçiş yapabilir,
anlayabilir ve Allahu ekber diyebiliriz. Her madde ve dosyada ehadiyet itibariyle sonsuzu
görüp algılayabiliriz. Rahman ve bilimleri görmezden geleceksek bu ilme konu değildir. Ve
biz buna muhatap değiliz. Sorumlu da değiliz. Çünkü biz, sınırlı, zıtlardan müteşekkil bir
dosyayız. Ancak zıtlarla ve bilimlerle gelişip anlayabiliriz. Yoksa üstadın dediği gibi taziye
verelim ve toprağın altına girelim. Ve şu muhakkaktır. Sadece Allah deyip Rahman
demeyenler Allah'ı anlayamazlar ve bu 21. yüzyılda o boşluğu vesvese ve kuruntularıyla
doldurmaya mecbur kalırlar. Bu, Allah'ı bilinmezliğe atıp zulmetmektir. Dediğimiz, haşa
hakikati kuşatacak şekilde bilebiliriz değil. O sonsuzluğu gözlemleyebiliriz ve kendi
çapımızda yaşayıp mutlu olabiliriz. Yoksa bilinmezliğe attığımız her boşluğu zalimler
doldurup üstün olurlar ve oldular. Sonra da insanlar, Allah neden müdahale etmiyor diye
nihilizme dökülüyorlar.
8) Üstad diyor: Şimdi insafla ve gerçekliğin bakış açısıyla bu soğuk tutuculuğa bak. Nasıl
tümevarım şahitliğiyle sabit olan parlak bir gerçeğe düşmanlık ediyor. Ve o gerçek ise şudur.
Yaratılışta israf ve anlamsızlık yoktur. Ve evrensel ilahi bilim, kısa ve dengeli yolu terk etmez.
Uzun ve zor yolu seçmez. Öyle ise acaba bilimsel tümevarımın, yoruma muhtaç bir metin
olduğuna ek belirti olmasında ne sorun olabilir? Niye caiz olmasın?
Üstadın mantığıyla 2026 yılında soruyoruz. Binlerce bilimsel tümevarım yoluyla
desteklenmiş evrim, Âdem, vahiy, antropoloji, peygamberlik ve tarih gibi hayati meselelerde
niçin kollektif aklı tercih edip, nakildeki müteşabihatı (varlık ve yaratılış ile ilgili kapalı
metinleri), yıldız gibi parlayan metinleri açıp insanlığı aydınlatmıyoruz? Hem bilimin hem
insanlığın tıkanıklığını gidermiyoruz?
Ben şuna inanıyorum ve biliyorum. Üstad 21. yüzyılda şu an yaşasaydı İslam alemine ayrı bir
Münazarat ve Muhakemat yazardı. Hatta gördüğüm okuduğum hakiki bir talebesi ve alim
yazmış ve yazıyor ama o da aforoz edilmiş yalnızlığa mahkûm edilmiş.
9) Üstad diyor: Zira bu kitabın mesleği, benim gibi dışarıya boykotajdır.
Hatta zorunluluk olmazsa, düşüncelerde ve konularda ve temsillerde ve üslupta dışarıya
boykotaj etmektir. Fakat insanların yazdıklarında birbirini tutan şeyler olabilir. Çünkü hakikat
birdir. Hangi kapıyla girsen aynını göreceksin.
Benim anladığım şudur: Dışarıya boykotajdan maksat, geçmiş yüzyılların vehim ve
kuruntularından sıyrılıp, her yönüyle sadece Kur'an ve evrene odaklanıp, ikisinde de bulunan
üslup, belağat ve nazmı meaniye kendini bırakıp saf gerçeklikle yüzleşip temizlenmektir.
 

Ercan Kardeşimin Notlarıyla İlgili Beş Mülahaza:

1- Hz. peygamberin alem-i gaybdan getirdiği o yüce metaa, bu son yüz yılda, başta Risale-i
Nur olmak üzere birçok Müslüman, bu alem-i şehadetin en önemli ürünleri olan fen bilimleri
ile bu yüce meta asla çelişmiyor, diye çok gayret yapılmıştır.
2- Üstad, Fen ilimleri ile çok meşgul olanlar maneviyatta ahmak olur demiyor, somut algı ve
maddiyatta çok dalanlar soyut ve manevi alanlarda gabileşir, diyor. İkisi farklıdır.
3- Nur Cemaatinin görevi Türk vatandaşlarını küfr-ü mutlaktan (hiçbir kutsalları olmamaktan)
kurtarmak idi, onu becerdiler. Şimdi sıra yeni tefsir yazmak, Medresetüzzehra’yı pratize
etmek yanında din-bilim barışını tam temellendirmek ve dünyada sulh-u umumiyi (evrensel
barışı) tesis etmektir. Bunlar olacak inşallah.
4- Evet, Üstadın her şeyi yerli ve millidir, dışarıyı boykot ediyorum, diyor. Ama fen ilimlerini,
başta İslam alemi olmak üzere bütün insanlığın malı sayıyor.
5- Ayrı yeni bir Münazarat ve yeni bir Muhakemat yazmazdı, Münazarat’tan maksat,
hürriyettir, Muhakemat’tan maksat da bilimsel düşünmedir, derdi. Tahminime göre bu iki
eserin Şerhleri, İzahları bu vazifeleri tam görüyor.

Bahaeddin Sağlam