Osmanlı dünyasında devlet yalnızca askerî ve siyasî bir yapı olarak görülmüyordu; aynı zamanda metafizik bir düzenin parçasıydı.
İnsanlar için padişah sadece hükümdar değil, ilahî adaletin yeryüzündeki temsilcisiydi.
Tarikatlar, şeyhler, veliler ve “ricâlü’l-gayb” denilen görünmeyen manevî hiyerarşi ise bu düzenin bâtınî tarafını oluşturuyordu.
Yani görünen devlet ile görünmeyen tasarruf iç içeydi. Bir savaş kazanıldığında sadece ordunun gücü değil, Allah’ın nusreti ve velilerin himmeti konuşulurdu; bir felaket olduğunda ise siyasî hata kadar manevî bozulma da sebep sayılırdı.
El-İbriz gibi eserler bu zihniyetin açık bir ifadesidir. Burada dünya, yalnızca maddî sebeplerle işleyen bir mekanizma değil; velilerin tasarrufu altında bulunan manevî bir kozmostur.
Hakiki düzen zahirde değil, bâtında kuruludur. Padişah hükmeder ama asıl koruyucu güç Allah’ın dostlarıdır.
Bu anlayış Osmanlı toplumuna yabancı değildi; aksine halktan saraya kadar geniş bir kabul alanı vardı.
Fakat modern çağda Avrupa bambaşka bir güç mantığı kurdu.
Devletin bekası artık metafizik meşruiyetle değil; sanayi, finans, disiplinli bürokrasi, kitlesel ordu ve teknik bilgiyle belirleniyordu.
Top, tüfek, demiryolu, fabrika ve merkezî maliye sistemi; velayet ve himmetten daha belirleyici hale geldi.
Osmanlı ise uzun süre yenilgilerini öncelikle manevî bozulma ile açıklamaya devam etti: adalet azalmıştı, ulema zayıflamıştı, velilerin himmeti çekilmişti. Bu açıklama toplumsal olarak güçlüydü ama kurumsal eksikliği kapatmıyordu.
İşte burada “metafizik meşruiyet kurumsal güç” olmadığı görüldü.
Bir devletin kutsal bir meşruiyete sahip olması, onun fiilen güçlü olduğu anlamına gelmiyordu.
Osmanlı’nın ilahî meşruiyeti vardı; fakat modern savaş artık lojistik, sanayi gerektiriyordu. Bu fark özellikle I. Dünya Savaşı’nda çıplak biçimde görüldü.
Birinci dünya harbi yalnızca askerî bir yenilgi değil, büyük bir metafizik sarsıntıydı.
İnsanlar ilk kez kitlesel ölçekte şunu gördü: dua eden de ölüyor, etmeyen de; veliye bağlı olan da yeniliyor, olmayan da. Kutsallık iddiası taşıyan imparatorluklar—Osmanlı imparatorluğu, Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan—birer birer çöktü.
Eski düzen yıkıldı. Bu durum insanlarda şu soruyu doğurdu: Eğer bu düzen gerçekten ilahî ise neden çöktü?
Bu soru klasik kötülük problemini daha sert hale getirdi. “Tanrı neden buna izin verdi?” sorusuna bir de şu eklendi: “Eğer veliler gerçekten tasarruf sahibiyse neden bunu engellemediler?”
Böylece Tanrı ile dünya arasındaki tasavvufî-metafizik bağ da sorgulanmaya başladı. El-İbriz tipi dünya görüşü, teselli sağlayabiliyordu ama siper savaşlarının, gaz saldırılarının ve milyonlarca ölümün açıklaması olarak birçok insana artık yeterli görünmüyordu.
Aynı anda kurumsal din de prestij kaybetti. Kiliseler ve resmî din adamları çoğu yerde savaşı kutsadı; din, hakikatin dili olmaktan çok devlet propagandasının dili gibi görünmeye başladı.
Bu da insanlarda yalnızca teolojik değil, ahlâkî bir kırılma oluşturdu. İnsanlar dine sadece “yanlış olabilir” diye değil, “bizi kandırmış olabilir” diye de uzaklaştı.
Bunun üzerine 1917 sonrası Sovyet deneyimi ateizmi bireysel şüpheden çıkarıp devlet ideolojisine dönüştürdü. Ateizm artık yalnızca bir felsefî tercih değil; okulda, hukukta, siyasette örgütlü bir sistem haline geldi. Böylece sekülerleşme hızlandı.
Sonuçta ateizm bir anda ortaya çıkmadı. İnsanlar önce Tanrı’yı değil, dünyanın adaletli ve metafizik olarak korunmuş olduğu fikrini kaybetti.
Önce metafizik güven çöktü; sonra din sorgulandı.
Süreç şöyle işledi: metafizik meşruiyetin çöküşü → tarihsel hayal kırıklığı → kurumsal dinin prestij kaybı → sekülerleşme → ateizmin artması.
Bu yüzden I. Dünya Harbi’nin asıl etkisi sadece imparatorlukları yıkması değil, insanların “dünya gerçekten ilahî bir düzene göre mi işliyor?” sorusunu ilk kez bu kadar sert biçimde sormasına yol açmasıdır.
En büyük kırılma burada yaşandı…
Ahmet İNCİ/ İSVİÇRE

