Servis: Hizmet veren kurum demektir. Kelimenin aslı servizit’tir. Ser, baş demek; vizit de
ziyaret etmek demektir. İkisi beraber, hizmet için kişiye başvurmak manasında kullanılır.
Aryen dillerde kelimenin sonundaki T veya D atılır. Renault kelimesinin Reno okunması gibi.
Sonra birçok dilde olduğu gibi Z harfi de S’ye dönüşünce kelime Servis (servise) olarak
kalmış.
Sertifika da bu kökten geliyor. Serti baş olma demektir. Fika ve fiyaka ise değer görme,
geçerli olma, baş olma onurunu yaşamak demektir. Paranın piyasada geçerli olması
manasındaki sertifikasyon kelimesi de buradandır. Farsçadan Türkçeye geçmiş olan Serfiraz
kelimesi ise olumlu manada başı dik demektir. Serkeş ise kafayı kanun ve itaatin dışına çeken
veya kafayı uyuşturucularla çeken manasındadır, olumsuz bir mana olarak.
Bir de Sersem var. Farsçada başı hastalıklı manasındadır. Kürtçede ise hafızasını yitirmiş baş
demektir. Servi (Selvi) ağacı da sürekli başı dik olduğu için bu ismi almıştır. Kelimenin aslı R
iledir, L ile okunur. Evet, bütün dillerde R ve L harfleri yer değiştirebiliyorlar. Milletin başı
demek olan Server kelimesi de bu köktendir.
Harb: Bu kelime, yok etme, imha etme, özellikle imha edici bir savaş ile yok etmek
demektir. Kur’an’da bu kelime daima olumsuz manada geçer. Bunun yerine Kur’an’da daha
çok mukatele (dövüşme) kelimesi geçer. Gazve kelimesi de var. Bu kelime ise, şu demektir:
Düşmandan bir şey istersin, yapmayınca onlara savaş açarsın; ama bu savaş yok etmek için
değil de teslime mecbur etmek için yapılır.
Modern Araplar Harb kelimesinden ziyade, işgal ve çökme demek olan noktasız H ile
İHTİLAL diyorlar. Fakat İslam Tarihi genellikle Gazve ve Gazi kelimelerini seçmiştir.
Nitekim Endülüs ve Sicilya üzerinden Batı Avrupa’ya da bu kelime geçmiştir. Magazin
(gazetelerin ek olarak verdikleri ilaveler) kelimesi bu köktendir. Çünkü eskiden gazeteler,
savaşta ölenlerin listelerini eklerinde veriyordu. Tam emin değilim ama galiba Gazete
kelimesi gazilerin çoğuludur. Veya gaz patlatma manasından geliyor. Çünkü gazeteler her gün
yeni haberler patlatıyorlar.
Medeniyet: Kelimenin kökü, din ve deyn (düzen ve borç) kelimeleridir. Etimolojik
manası, hukuk ve kanunun egemen olduğu sosyal hayat demektir. Batı dillerinde sivil hayat
diye çevriliyor. Çünkü askeri hayatta eskide hiçbir kanun, hukuk ve kural yoktu. Savaş
hukuku bile yoktu. Nitekim Mekke ticaret ve ibadet şehri iken, Kur’an ona köy diyor. Evet,
Mekke’de hukuk işlemiyordu. Medine’de ise, hukuk düzeni kurulduğundan, eskiden şehrin
ismi Yesrib iken Medine (yargının egemen olduğu şehir) diye değiştirildi.
Modern Araplar medeniyete, hadaret diyorlar. Bu ise seferi ve vahşi olmanın zıt
anlamlısıdır. Evet, hadaret, çölde göçebelikten kurtulup yerleşik bir düzende huzur içinde
yaşamak demektir.
Adalet: İki şeyin tam denk ve temel insani doğal haklarda eşit olması demektir. Bazı
Hukuk Profesörleri bunu ölçü diye çeviriyorlarsa da bu yanlıştır. Sami Arap dillerde
kelimelerin ebcedi değeri, manası ile genellikle ilişkili olur. İşte buna göre bu kelimenin
sayısal değeri 505 eder. Evet, bir köylü belki Cumhurbaşkanı ile her yönden eşit olamaz, ama
temel doğal haklarda, mesela 5 olma özelliğinde eşittir. Çok ilginçtir, aklın dengeli ve sağlıklı
karar vermesi demek olan reşad kelimesi de 505 ediyor.
“Müsavatsız (kanun önünde eşit olmadan) yapılan adalet (yargılama), adalet (hukuk)
değildir.”
Sünuhat
Ticaret: Bu kelimenin aslı, ücret köküdür. Sosyoloji kanunu diyor ki: Ey insanlar, eğer
serbest piyasada emtianın ucuzluğu için rekabet etseniz, ona göre mallarınızı kurtarabilecek
bir karla satsanız, aldığınız kar helaldir, size verilen bir ücrettir. Bütün insanlar bu konuda
eşittirler. Fakat karaborsa kurup veya kartel olup, ettiğiniz hizmet ve maliyetten çok daha
fazla karlar alırsanız o size haramdır. Sosyoloji bilimi bunu doğal bir yasa olarak kabul eder.
Evet, eğer bu yasa işlemezse, ya mallar alınamayacak kadar pahalı olur veya piyasada mal
bulunmaz olur. Komünistler bu ekonomik doğal yasaya karşı geldiklerinden, piyasadan
silindiler. Ayrıca onlar inançlarla savaştıklarından, insan doğasına karşı de yenildiler. Evet,
doğa ile asla savaşılmaz.
Beleş ve Bedava: Bu öyle kötü, haksız ve zalimane bir kazançtır ki insana
Komünistlerin dayatmalı düzenine rahmet okutur. Beleş kelimesi, Arapça bi-la- eyyi-şeyin
kelimesinin kısaltılmış halidir. Hiçbir şey ödemeden beleşçiliğe alışmak, başkasının malına
çökmek demektir. Bedava kelimesi de Farsçadır, bi- dava kesilmesinin kısaltılmışıdır.
Herhangi bir istek, dua ve emek olmadan kazanılan mal demektir. İslam’da bu tarz
kazançların her çeşidi de haramdır. Doğanın insana karşılıksız olarak sunduğu sayısız nimetler
hariç diyeceğim; ama galiba o da bir karşılık istiyor: ekin ekmek, temiz tutmak ve şükretmek gibi.
Eyvallah: Bu kelime, evet öyledir demek olan Arapça Ey edatı ile Allah’a yemin ederim
demek olan vallahi kelimelerinin toplamıdır. Eskiden insanların elinde, kendini ve davasını
isbat için çok delil ve belge olmazdı. Dolayısıyla “Evet, Allah’a yemin ederim, bu dediğim
veya dediğin gibidir’ cümlesi çok kullanılırdı. Özellikle münafıklar ve Yahudi ferisiler, bu
kalkanı yalan yere çok kullanırdı. Onun için Hz. İsa, meşru veya gayri meşru, dinî veya
seküler her türlü yemini yani and içmeyi tamamen yasak etti.
Hemen Hatırlatalım: İnsanlık, son döneminde İsa dini ile amel edecektir. Bunda yasa ve
yemin olmadığı gibi şeriat de yoktur. Her şey; ruhanilik, fedakârlık, sevgi ve üstün ahlak ile
yürütülür.
Etimoloji için Önemli Tarihi Bir Bilgi
İnsanlık çok basit ve ilkel de olsa 30-40 bin senedir dilleri kullanıyor. Dünyada üç bin küsur
yaşayan ve ölü dil var. Fakat soyut değerlerin iyi bilindiği yaklaşık 6000 senedir, logos
denilen gramatik ve mantıklı diller, dünyanın yüzde doksan beşini bugün temsil ediyor.
Bununla beraber bu gelişmiş lojik diller de aslında eski ilkel ve basit diller üzerinden
evrimleşmişlerdir. Bunlar üç ana gruptur. Hind-Aryen diller, Sami diller ve Ural-Altay diller.
Türkçenin de dahil olduğu Ural-Altay dil grubu, diğer iki kola göre daha az gelişmişlerdir.
Yani hece seviyesinde kalmışlar. Bununla beraber Türkçe; Farsça, Arapça ve diğer yerel
dillerle ile açığını her yönden kapattı. Osmanlıca denilen dünyanın en zengin dili böylelikle
doğmuş oldu.
Araştırmacılar etimolojik keşif yaparken bu üç daldan birini seçmelidirler. Çünkü bu her üç
dil grubu, kendi içinde yüzde altmış-yetmiş ortak edatlar ve kökler içerirken; bu gruptan diğer
iki grupta benzer kelime bulunması ise, ya tesadüftür veya ticari ve göç ilişkileriyle
karışmıştır. Yani o gruba göre yabancı bir kelimedir.
Mesela Sami diller grubundan Arapça, İbranice, Süryanice ve Aramice yüzde yetmiş birbirine
benziyorlar. Bunlar 4000 sene önceki Akadçanın budaklarıdırlar. Demek Kur’an’da Süryanice
veya İbranice kelimelerin olması yabancı kelime sayılmazlar. Farsça, Kürtçe, Hintçe ve diğer
Batı Avrupa dilleri de yine yüzde yetmiş aynı kökleri ve aynı fonetiği paylaşıyorlar. Japonca,
Korece, Orta Asya Türkçe lehçeleri ve Çince yine aynı durumdalar.
İşte bu gerçeği bilmeyen ve sadece son bin seneki gelişmeleri ve beşinci nesil manaları esas
alan arkadaşlarımın bazıları, benim etimolojik çalışmalarıma itiraz ediyor. Halbuki
Etimolojide asıl olan ilk fonetik ve ilk manalardır. Daha sonra kazanılmış dördüncü veya
beşinci manalar Etimolojide asla esas alınamaz. Yoksa dillerdeki etimolojik ve semantik
canlılık, hiç görünmez olur. Diller rastgele bir çorba karışımı gibi durur.
Bu anekdottaki bilgiler, aynen ve detayları ile Şemseddin Sami’nin Lisan isimli eserinde
vardır.
02.11.2025
Bahaeddin Sağlam

