Piyasalar

Hürmetin İrtifası: Bir Arkadaşımın Hikâyesi

Punto:

Bir arkadaşım vardı. Bir gün bana sordu:

— Allah nerede?

Güldüm. "Bütün derdimiz bitti de bu mu kaldı?" dedim. Ama o ciddiydi. "Gökte" dedi. "Gök genişliyor," dedim, "o hâlde gök Allah'ı itiyor mu?" Şaşırdı. "Bunu nereden biliyorsun?" diye sordu. "Hubble Teleskobu'ndan." Bir şey demedi. Sustu.

O sessizliği o gün anlamamıştım. Bugün anlıyorum: o sessizlik, taşıdığı çerçevenin çok dar olduğunu farkında olmadan sezmesinin sessizliğiydi. Onun zihnindeki kesinlik, kırılgan bir kabuktu; basit bir bilgi onu çatlatmaya yetiyordu. Sustu, yutkundu, ve dört beş yıl sonra geri döndü.

İtiraf

— Ben ateist oldum, dedi.

Sebebini sordum. Cevabı, beklediğim entelektüel bir argüman değildi:

— Eşimi aldattım. Gayri meşru ilişki beni dönüştürdü.

O gün bunu tam izah edemedim. Bu cumartesi fark ettim ki asıl mesele şuydu: hürmet, bir şeyin önünde durup onu *bana indirgenemez* olarak tanımaktır. "Sen, benim seni gördüğüm, kullandığım, anladığım kadarından fazlasın" demektir. Bu tanıma ilişkinin zeminini kurar.

Tanıma canlı kaldıkça bağ canlı kalır; tanıma çekildiğinde geriye bağ değil, sadece kullanım kalır.

Arkadaşımın anlattığı tek bir kırılma değildi; bütün bir zemin meselesiydi. Eşine, ahdine, kâinata baktığında bu tanıma ya hiç sahici biçimde yer etmemişti, ya da yer etmiş ama sürdürülmemişti.

Onda olan şuydu: temel bağlara —eşine, evliliğine, verdiği söze— karşı duyduğu o dokunulmazlık hissi yavaş yavaş geri çekildi. Çünkü kendisinde tamamlanmamış bir yer vardı; bir boşluk, karşılanmamış bir ihtiyaç. O boşluk dikkatini içeri çekiyordu. İnsan içinde bir eksik hissettiğinde, dışarıdaki şeyler "kendinde olan" şeyler değil, "bana ne ifade ediyor" şeyler hâline gelir. Bu, bir ahlaki tercih değil, neredeyse fizikî bir çekimdir; ve kaçınılmaz olarak indirgemeyi başlatır.

Eşini aldattığı an, kendi başına duran tek bir olay değildi; eşine bakışını değiştirdiği andı. Bir özneyi kullanılabilir bir şeye indirmişti. Ama bir insanı indirgeyebilen, dünyayı da indirger. Çünkü insanlar arası ilişkilerin zemini ile insanın kâinatla ilişkisinin zemini aynıdır.

O an yeni bir şey üretmedi; zaten var olan zemini açığa çıkardı. Görünüşte hürmet ve güven üzerine kurulu duran iç dünyasında, gerçekte korku ve alışkanlık vardı. Çizgi aşılınca asıl zemin görünür oldu.

Bir özneyi nesneye çevirebilen, kaçınılmaz olarak kendisini de nesneye çevirir. Nesnelerden oluşan bir dünyada kâinat artık bir muhatap değil, bir manzaradır; manzara kişiye cevap vermez. Ona kâinatın "kapanması" gibi gelen şey, aslında onun *muhatap olma yetisini* kaybetmesidir. Kâinat hâlâ konuşuyor, ama o artık dinleyici değil, seyirci.

"Yok" Demek

Onun "ateist oldum" demesi bir keşif değildi; bir *itiraf*tı. "Ben artık göremiyorum" demenin başka bir biçimi. Çünkü her şeyi indirgeyebildiği bir konuma geldikten sonra, "indirgenemez" olarak görmesi gereken şeylere de "zaten yoktu" demek zorunda kalır — aksi hâlde kendi düşüşüyle yüzleşmek zorunda kalır.

Sonraki yıllarda tarihî gerçekleri inkâr etmeye, eskiden saygı duyduğu şeylerin hiç var olmamış olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bu, büzülmenin son halkasıydı. Çünkü geride bıraktığı her şey, daralmasının bir tanığıydı; tanıkları susturmanın tek yolu, onları gerçekdışı ilan etmektir.

Geriye Dönüp Bakınca

O gün arkadaşımla tartışmam gereken şey, Hubble değildi. Tartışılması gereken tek şey, çevresindeki kişileri ve şeyleri kendine indirgenemez özneler olarak tanıyıp tanımadığıydı. Ama o noktayı o zaman ben de tam göremiyordum.

Bugün şunu görebiliyorum: insanın algı dünyası, *indirgemediği alana kadar* açıktır. Hürmet bu açıdan bir bilgi türüdür: "sadece ben değil, başka şeyler de gerçektir" bilgisi. Bu bilgi olmadığında insan, özneler arasında değil, nesneler ormanında dolaşır — ve sonunda kendisi de o ormandaki başka bir nesneye dönüşür.

Asıl mesele "neye inanıyorsun" değil; "yanındakini *kendine indirgenmez* olarak görebiliyor musun?"

Arkadaşımın hikâyesi bana bunu öğretti.

Ahmet İNCİ / İsviçre