Piyasalar

Gelecek Neden Hep Korku Üzerinden Anlatılıyor !?

Punto:

Bir Zamanlar Umutla Pazarlanan Yarın, Ne Zaman Tehdit Diline Teslim Oldu?

Zeki insan şunu fark eder:
İnsanlık tarihinde korku her zaman vardı ama gelecek her zaman korkuyla anlatılmadı. Savaş
dönemlerinde bile yarın, bugün yaşanan acıların bittiği bir yer olarak kurgulanırdı. 

Yani KORKU BUGÜNE, UMUT YARINA AİTTİ.
Bugün ise garip bir kırılmanın içindeyiz: Gelecek, ilk kez sistematik biçimde tehdit diliyle
inşa ediliyor. Üstelik bu dil tek bir alandan değil; sağlık, iklim, teknoloji, ekonomi ve
güvenlik gibi birbirinden bağımsız görünen başlıklardan aynı anda geliyor. Bu bir tesadüf
mü, yoksa fark edemediğimiz bir yönetim tekniği mi?
Burada durup bir tanım yapalım. Korku, basit bir duygu değildir. Korku, insan zihninde
karar alma süresini kısaltan, sorgulama maliyetini artıran ve itaat eşiğini düşüren bir
mekanizmadır. İnsan korktuğunda yanlış kararlar almaz; daha az karar alır. Daha
doğrusu, karar almaktan vazgeçer. İşte tam bu noktada korku, psikolojik bir hâl olmaktan
çıkar ve yönetsel bir avantaja dönüşür.
Peki gelecek nedir? Gelecek, henüz yaşanmamış olan zaman dilimi değildir sadece.
Gelecek, bugünkü davranışlarımızı şekillendiren zihinsel bir haritadır. İnsanlar yarına nasıl
bakıyorsa bugün ona göre yaşar, ona göre susar, ona göre razı olur. Eğer yarın umutla
anlatılırsa birey talepkâr olur; yarın tehdit olarak çizilirse birey savunmaya geçer.
Savunmada olan insan, hak istemez; güvenlik ister ve güvenlik isteyen insan, özgürlüğünü
pazarlık konusu yapar.
Şimdi soruyu daha net soralım: Neden artık gelecek sakin bir dille anlatılmıyor? Neden yarın
hep “kriz”, “çöküş”, “tehdit”, “geri dönüşü olmayan eşik” kelimeleriyle çerçeveleniyor?
İklim anlatıları, insanlığa ortak bir sorumluluk bilinci mi kazandırıyor, yoksa sürekli bir
felaket hissi mi üretiyor? Salgın senaryoları, sağlık farkındalığı mı inşa ediyor, yoksa kalıcı
bir tedirginlik hâli mi normalleştiriyor? Yapay zekâ, insan potansiyelini artıran bir araç olarak
mı sunuluyor, yoksa kontrol edilemez bir tehdit gibi mi pazarlanıyor?
Zeki insan şunu görür: Konular farklı, kullanılan dil aynı. Tehdit merkezli, belirsizlik yüklü,
kaçınılmazlık vurgulu. Bu dilde gelecek, yönetilmesi gereken bir risk alanıdır; inşa edilmesi
gereken bir imkân değil. İşte kırılma tam burada başlıyor. Çünkü belirsizlik, korkudan daha
güçlüdür. Korku belirli bir nesne ister; belirsizlik ise sürekli tetikte kalmayı. Sürekli tetikte
olan toplumlar ise refleks üretir ama strateji üretemez.
Bu noktada kimseyi suçlamaya gerek yok. Çünkü bu bir “kötü niyet” meselesi değil, bir
verimlilik meselesidir. Korku, hızlı sonuç üretir. Kriz dili, uzun ikna süreçlerine ihtiyaç
duymaz. “Aksi halde felaket olur” cümlesi, en karmaşık politikayı bile tek hamlede
meşrulaştırabilir. 

GELECEĞİ TEHDİT OLARAK ANLATMAK, BUGÜNÜ YÖNETMENİN EN DÜŞÜK MALİYETLİ YOLUDUR.

Ama bunun bir bedeli vardır. Sürekli korku üzerinden şekillenen toplumlar zamanla iki şey
kaybeder: İlki, uzun vadeli düşünme yeteneği. İkincisi, kolektif özgüven. Geleceği karanlık
olarak kodlanan birey, kendisini de eksik görmeye başlar. “Ben anlamam”, “ben
karışmayayım”, “benden büyük işler bunlar” cümleleri yaygınlaşır. Böylece toplumlar dış
müdahaleyle değil, iç kabullenişle küçülür.
Asıl soru artık şudur: Geleceği bu dille anlatmak gerçekten zorunlu mu, yoksa tercih mi?
İnsanlık ilk kez mi bu kadar çaresiz, yoksa ilk kez mi bu kadar çaresiz hissettiriliyor? Ve daha
da önemlisi: Eğer yarın sürekli korkuyla paketleniyorsa, bugünün kim için daha kolay
yönetildiğini sormak gerekmez mi?
Ben bir cevap vermiyorum. Çünkü cevabı vermek kolaydır. Asıl zor olan, doğru soruyu
sormaktır. Zeki insan bilir ki bazı dönemlerde asıl mücadele sokakta, sandıkta ya da
cephede değil; geleceğin nasıl anlatıldığı yerde verilir. Çünkü geleceği kim tarif ediyorsa,
bugünü de o yönetiyordur ve belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı
gelmiştir:

Gelecek gerçekten bu kadar korkunç mu, yoksa bize böyle anlatılması mı gerekiyor?

Gürkan KARAÇAM