Üniversitede bir dönem dersleri işlerken teknolojik araçların kullanılmasının öğrenme üzerine
büyük bir yardımı olduğunu gözlemliyordum. Ancak teknolojik araçların hızlı gelişmesi bu
düşüncelerimi gözden geçirmeye zorluyor!
Bu tür düşünceleri zihnimde geçirip ve konuşmalarımda paylaşırken sosyal medyadan sayın
Prof. Dr. Recep Öztürk’ün (E. YÖK Üyesi) paylaşımı ve Onun paylaştığı metin ilgimi çekti.
Yazımı bu paylaşımlarla sürdüreceğim:
Öğrenmeyi artırdı mı?
“ABD, son yıllarda eğitimde dijital dönüşüm için yaklaşık 30 milyar dolarlık bir kaynak
ayırdı. Ders kitapları geri plana itildi; dizüstü bilgisayarlar, tabletler ve ekran temelli içerikler
sınıfların merkezine yerleştirildi. Ama bugün gelinen noktada şu soru daha yüksek sesle
soruluyor: Bu yatırım gerçekten öğrenmeyi artırdı mı?
ABD Senatosu Ticaret, Bilim ve Ulaştırma Komitesi’ne yazılı ifade veren sinirbilimci Jared
Cooney Horvath, tartışmayı ideolojik bir zeminden çıkarıp bilimsel bir çerçeveye oturtuyor:
Bu mesele teknolojiyi reddetmek değil, eğitim araçlarını insan öğrenmesinin gerçek
işleyişiyle uyumlu hale getirmek meselesidir. Ona göre kanıtlar, ayrım gözetmeyen dijital
genişlemenin öğrenme ortamlarını güçlendirmek yerine zayıflattığını gösteriyor.
Son 20 yılda gelişmiş ülkelerde okuma, matematik ve üst düzey muhakeme becerilerinde
duraklama ve bazı alanlarda gerileme görülüyor. ABD’de uzun dönemli ulusal değerlendirme
sonuçları da benzer bir tabloya işaret ediyor. Bu gerileme pandemiyle hızlansa da ekran
temelli eğitimin hızla ve büyük ölçekte yaygınlaşmasıyla aynı döneme denk geliyor.”
Ölçüsüzlük
“Buradaki temel mesele şu: İnsan beyni, öğrenirken çaba ister. Derin okuma, el yazısıyla not
alma, problem üzerinde düşünme, hata yapma ve düzeltme süreçleri zihinsel kasları
güçlendirir. Ekran merkezli hızlı tüketim kültürü ise dikkati parçalar, yüzeysel işlemeyi teşvik
eder ve bilişsel yükü azaltmak yerine çoğu zaman dağıtır.
Beyin kullanılmadığını budar. Kullanılmayan bilişsel yollar zayıflar. Öğrenme, “erişmek”
değil “işlemek”tir. Bilgiye bir tıkla ulaşmak, o bilgiyi anlamak demek değildir.
Bu tartışma yalnızca geçmişe ait değil. 21. yüzyılın ikinci büyük dönüşümü olan üretken
yapay zekâ, özellikle giriş seviyesi işlerde ciddi bir dönüşüm başlatmış durumda.
Araştırmalar, otomasyonun ilk etkisinin genç ve kariyerinin başındaki çalışanlar üzerinde
yoğunlaştığını gösteriyor. Eğer bir nesil, temel bilişsel dayanıklılık ve derin düşünme
becerileri zayıflamış halde iş gücü piyasasına girerse, yapay zekâ ile rekabet etmesi daha da
zorlaşacaktır.
Sorun teknoloji değil. Sorun ölçüsüzlük.
Ekran, doğru yerde güçlü bir araçtır. Simülasyon, görselleştirme, kodlama, deney tasarımı
gibi alanlarda büyük imkân sunar. Ancak okuma-yazma, matematik işlemleri, kompozisyon,
muhakeme ve problem çözme gibi çekirdek beceriler ekran merkezli bir pedagojinin
omurgasına dönüştürüldüğünde, öğrenme derinliği zayıflayabilir.”
Ülkemiz
“Türkiye’nin buradan çıkaracağı ders nettir:
Teknolojiyi toptan reddetmek değil; onu insan beyninin çalışma biçimine uygun bir çerçeveye
oturtmak gerekir.
İlkokul ve ortaokul düzeyinde çekirdek becerilerde kâğıt-kalem ve öğretmen etkileşimi
merkezde kalmalıdır. Dijital araçlar laboratuvar işlevi görmelidir; omurga değil destek
olmalıdır. Sınıf içinde derin çalışma blokları oluşturulmalı, ekran süresi bilinçli biçimde
sınırlandırılmalıdır. Yapay zekâ “yerine yapan” değil, “kontrol eden ve geri bildirim veren”
bir araç olarak konumlandırılmalıdır: Önce öğrenci düşünecek, sonra yapay zekâya
bakacaktır.
Eğitim politikalarında temel ilke şudur: Kanıt yoksa ölçekleme yok. Pilot uygulama yapılır,
bağımsız ölçüm yapılır, işe yarıyorsa yaygınlaştırılır.
ABD’nin deneyimi bize şunu söylüyor: Teknoloji yatırımı otomatik olarak bilişsel yatırım
değildir. Öğrenme, ekranın ışığında değil zihnin çabasında derinleşir.
Geleceğin dünyasında en değerli şey hızlı erişim değil; derin düşünme kapasitesi olacaktır.
Ve bu kapasite, cihazla değil disiplinle inşa edilir. (Toy M.E.2026).”
Peki ne yapmalı? Şu öneriyi yabana atmamalı: “Eğitim reformlar; kanıta dayalı kolektif aklın
rehberliğinde ve tedrici bir anlayışla yapılandırılmalıdır. Bu dönüşüm sürecinde tarihsel
insanlık tecrübesi yadsınmamalı, evrensel birikim ile yenilikçi yaklaşımları entegre eden
hibrit eğitim modelleri merkeze alınmalıdır.” (Öztürk R. 2026).
Son söz: Zehiri yapan dozudur.

