Sekiz bin senedir yani Sümer İmparatorluğu zamanından beri var olan böyle bir sorunu dile
getirmek ve ona çözüm bulmak, elbette ki bir makalenin hacmini çok fazla aşar. Fakat bu
sorunun iki bin kesitinden sadece iki kesitin sosyolojik analizini yazsak ve birey bazında iki
milyar numuneden iki koyu dindar ama sonra yakın zamanda ateist olan iki ferdin (Kerem ve
Mehmed) ateist olurken söyledikleri gerekçelerini tahlil etsek, galiba yarı yarıya aydınlanmış
çağımızı ve içinde yaşayan sekiz milyar insanı anlamak için çok iyi ve belgesel bir çalışma
olacaktır. Bunun sonucunda göreceksiniz; dünyanın en değerli ve en doğru ve en faydalı
bilgileri, zır ve zalimane bir cehalete dönebiliyor; insanlığın gelişimi için en iyi ilaçlar zehir
olabiliyor.
Şöyle ki:
Birinci Kesit: Bugünkü İsrail devleti ve milletidir.
1- Kendilerini seçilmiş en üstün millet olarak görüyorlar. Onun için İsrail Oğulları ismini
kimseye kaptırmıyorlar. Çünkü 6000 senelik süreçte gelen bütün peygamberlerin zürriyeti
olarak kendilerini görüyorlar. Bunu bir de Kur’an’ın dahi tasdik ettiği Tevrat’a isnat ediyorlar.
2- Allah, Orta Doğu topraklarını, İbrahim ve zürriyetine vaat etmiştir.
3- Dedemiz Yakub, Allah ile güreşti ve Yakub’un üstünlüğünün işareti olarak Yakub, Allah’ı
yendi, İsrail ismini aldı, diye Tevrat’tan nakil yapıyorlar. (Tekvin)
4- Allah birdir, din de birdir, o da Yahudiliktir. Dolayısıyla diğer dinler geçerli değiller.
5- Tevrat tam bir mucizedir, Allah onu kendi elleri ile taşa (tabletlere) yazdı, Musa’ya verdi.
Bu gibi bilgiler ve iddialar çoğaltılabilir. Şaşıracaksınız ama bunlar hepsi de tamamen
doğrudur, fakat yüzde yüz mana kaybına uğradıkları için, bugün çok değerli ve bilge
Yahudileri dünyaya rezil etmiştir. Onların çoğunu ırkçı ve zalim yapmıştır. Dünyanın yüzde
doksanını kendilerine düşman etmiştir. Burada bu beş maddenin gerçek ve doğru sosyolojik
ve dini güzel manalarını vermeden önce, kısa-kısa üç anekdot olarak Yahudilerin menşeini ve
kaybolmuş tarihlerini yazmamız gerekiyor. Şöyle ki:
Birincisi: Buzul çağından sonra sıcaklık dünyada artınca insanlar, Afrika’da, Orta Doğu’da
ve Orta Asya’da nehirlerin etrafında toplanarak medeniyetlerin temellerini attılar. İlk
medeniyet Fırat ve Dicle’nin etrafında kurulan Sümerlerinkidir. Her şey zamanla yıkıldığı gibi
Sümerler de etraftan gelen kavimlerle yıkıldı, onun yerine Akad İmparatorluğu kuruldu. Akadların kuruluşu yaklaşık olarak M. Ö. 2500 senelere tekabül ediyor. Akadların içinde
birçok kabile ve kavim vardı; fakat bunların beşi bugün dahi varlar. Araplar, Yahudiler
(İbraniler), Süryaniler, Aramiler, Fenikeliler. Bu beşin ırk ve kültür olarak kardeş olduklarını
bugün, alfabelerinden, dillerinden, din-inanç ve takvimlerinden anlıyoruz. M.Ö. 800‘lü
yıllarda Akad İmparatorluğu da yıkılınca Fenikeliler, Akdeniz’e, İbraniler (Yahudiler)
Filistin’e, Aramiler ve Süryaniler Suriye’ye, Araplar da Hicaz, Haliç ve Yemen yöresine
dağıldılar.
İkincisi: Anlaşılan, Yahudilerin tarihi, ayrı bir millet olarak milattan sekiz yüz sene öncesine
dayanır. Dolayısıyla, Tevrat’ta geçen Âdem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub ve Musa ile Harun
gibi şahsiyetler asla tarih değillerdir. Birer sürecin ve birer soyut yasanın ifadesi olarak birer
arketip ve kollektif kişilerdir. Başta Biyoloji ve Genetik olmak üzere Antropoloji ve Arkeoloji
bilimleri bunu ispat ediyor. Demek Yahudiliğin kurucusu, Musa değil de Ezra Peygamberdir.
Ki, Ezra Peygamber ile ilgili Yahudi alimlerinin literatürü, bu manayı destekliyor. Fakat Musa
arketip değil de Tarih sanılınca kuruculukta ikisi birbirine karıştırılmıştır.
Üçüncüsü: Gerek Sümerlerde ve gerek Akadlarda birçok peygamber gelmiştir. Mucizevi
bilgilerini Mitolojik üslup ile yazıyorlardı. Ezra Peygamber, Babil Sürgünü sebebiyle bunların
son halkasına yetişti. Ve 3500 senede oluşan o birikimi ezberledi, Tevrat olarak Yahudilere bir
din getirmiş oldu. Fakat daha sonra bu mitolojik bilgiler yüzünden (ki Tevrat’ın da üslubu
öyledir), Yahudiler dünyada sorun olmaya başladılar. Din onları her yönden kalkındırmış iken,
gerici olmaya başladılar. İsa bunu düzeltmek istedi ise de beceremedi, İsa’dan kırk sene sonra
her bir aile bir memlekete gönderilmek üzere Roma Devleti onları sürgün etti. Şimdi, baştaki
o beş mucizevi bilginin gerçek manalarının tespitine dönebiliriz. Şöyle ki:
1- İnsanlık 9 milyon yılı bulan evrim sürecinin Homosapiens olma döneminin son üç yüz bin
yılında çok ağır sorunlar yaşadı, ağır yükler yüklendi. Homosapiens demek, soyut
düşünebilen, bir inanca bağlı kültürlü insan demektir. Evet, insanlık Homosapiens olmuştu
ama birçok aşırılıklar ve gerilikler içinde çırpınıyordu. Putperestliklerden, geriliklerden ve
yağmalardan kurtulamıyordu. Nihayet, hukuka ve dine göre yaşayan, iman ve bilgi dengesini
bulan, Allah’ın tabiata koyduğu açlık, fakirlik, hastalık gibi yasalarını yenen, İsrail Oğulları
olmayı hakkeden Yahudi milleti, Orta Doğuda ortaya çıktı. Kur’an’ın tekrarla sizi alemlerden
(diğer insanlardan) üstün kıldık, mealindeki ayetler, işte bu üstünlüğü anlatıyor. Kur’an, bu
vasıftaki Beni İsrail’in bir aliminin şahitliğini, bütün insanlığın şahitliğine bedel tutuyor.
(46/10). Demek hakiki üstünlük, ebediyete, soyut bilgilere, hukuka göre yaşamak imiş. Irk ve
kan olarak değilmiş.
Nitekim bizzat Tevrat’tan anlaşılıyor ki: Bu İsrail Oğulları olma vasfı, daha sonra Araplara,
sonra Türklere ve ardından Avrupalılara geçmiştir. Bu hakikati, "Netanyahu Amalek Deyince
Ne Kastetti?" isimli makalemde detayları ile gösterdim. İnternette var.
2- İklim olarak orta seviyelerde olan Orta Doğu, dengeli diyalektik süreci temsil eden İbrahim
ve tabiat yasalarını yenen Yakub’un zürriyetine tahsis edilmiştir. Burada bilim, din ve hukuk
işlenecek diye o topraklara kutsal topraklar denmiş. Yoksa İsa’nın Matta İncilinin sonlarında
ferman buyurduğu üzere, bugün itibarı ile bütün dünya milletleri artık İsrail Oğullarıdır.
Bütün Yeryüzü toprakları Kutsal Topraklardır.
3- Yakub, arketip ve kelime olarak çilekeş ve tabiat yasaları ile güreşmiş, onları yenmiş beyaz
insan demektir. Yahudi Milleti bu vasıfta belkemiği de olsalar, bu onlara has bir şey değildir.
Madde 2, 3 ve 5’in delili olarak bir ara izah:
Biz, dini literatürün en önemli kısmı olan Tevrat’ın tarihi bilgiler olmadığını; birer evrensel ve
zamanlar üstü arketipler olduğunu gösterdik;
a) İnsanlık için büyük bir edebiyat hazinesinin önünü açtık;
b) İnsanlık için birçok kavga ve sürtünmelere sebep olan dinin mahiyetini aydınlattık;
c) Günümüzde bile çok büyük sorun olan antisemitizme bir dur diyebildik.
Gerek Tevrat’ın metin analizlerinde ve gerek Gılgamış Destanında, şehirli ve köylü birliğini
temsil eden Enkidu ve Gılgamış başta olmak üzere, Tevrat’ta başta insanlığın tümünün ismi
olan Âdem, Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Yahuda ve Yusuf gibi onlarca sosyal kahramanın
analizlerini yaptık.
Bin senedir insanlığı yoran din ve bilimin çatışması önüne geçmiş ve bunların çelişmediğini,
insanlığın iki temel değeri olduğunu gösterdik. Tek bir fark var: Bilim, akıl ve deney işidir,
din ise bilinçdışı ve duygu/kalp işidir. İşte insanlık, bu ikisini birbiriyle test ettiğinde gerçek
mutluluğa erer. Tam manasıyla İsrail Oğulları olur.
Evet, mesela başta Biyoloji ve Paleontoloji olmak üzere bütün bilim dalları ile kesinleşen
evrim ile beraber, bütün insanlığın soyut kavramları ve dilleri bilmesinden oluşan arketipal
kollektif kişilik demek olan Âdem inancı birleşir. Bütün insanlığı kilitleyen bir sosyolojik
sorun çözülmüş olur. Evet, Tevrat’ın Âdem ile ilgili kırk cümle olan bütün literatürü
Hermenötik olarak ele alındığında, bu mesele gayet net olarak ortaya çıkar.
Tevrat Tekvin Kitabından Bir Analiz: İshak (gülen ve mutlu insanlık) ikiz çocuk sahibi
oldu: Esav (üzüntü verici, siyahi ve evrimleşmemiş insan), diğer ismi Edom (deri rengi
kırmızıya kaçan). İkinci çocuğun ismi Yakup (belli bir hedefi takip eden beyaz insan). Yakup,
Allah ile güreşip onu yeniyor. Yani beyaz insan, Allah’ın koyduğu açlık ve hastalık gibi
yasaları yeniyor. Bunun üzerine, İsrail (Allah ile güreşen) ismini alıyor. (Tekvin, bap 25-32)
Yakub’un (çilekeş insanlığın) 12 oğlu oluyor. (İnsanlığın 12 ana milleti). Biri Yehuda (dindar,
medeni Yahudi milleti) diğeri Yusuf (Araplar… Yusuf kelimesi vasıflı güzel demektir, Arap
kelimesi de güzel demektir). Hulasa: Tevrat’ta Babil Sürgünü öncesi kısımlarında hiçbir tarihi
bilgi yoktur. Tevrat tamamen, arketipal kavramlar ve kollektif şahsiyetlerdir; yüzde doksanı
soyut yasalardır. Tevrat da Mucizedir kitabının içinde bunun gibi yüzlerce analizleri
göreceksiniz.
Şimdi gelelim Dördüncü Maddeye: Allah birdir, din de birdir. Evet, bütün Semavi-İlahi
dinlerde görüldüğü üzere, İslam kelimesi ile ifade edilen ve orta yolda yaşamak demek olan
din birdir, Yahudilerde de Hristiyanlarda da Müslümanlarda da aynıdır. Şöyle ki:
Kur’an, İslamiyet’in, yaklaşık 4000 yıl öncesine dayanan Hz. İbrahim dininin aynısı olduğunu
söylüyor. (22/78) Bu dinin ismi, İslam’dır. İslam, başta bilim ve iman olmak üzere bütün zıt
hakikatleri dengelemekle barıştırıp yaz ve kışı bahar yapmaktır. Hristiyanlığın ruhaniliği esas
alması, Yahudiliğin devlet ve şeriatı esas alması, tarihî mecburiyetten kaynaklanmış bir
sapmadır. Yoksa onlar da aslında İslam idiler. (3/84) Evet, Yahudilik, Musa ile Harun’un (şeriat ile velayetin) birliği idi. Hristiyanlık da Tevrat (bilim) ile İncil’in (ruhanilikle üstün
ahlakın) beraberliği idi. (Matta, 5)
İkinci Kesit: Fethullah Hoca Cemaati Örneği:
Bazı İslami bilgileri din milliyetçiliği olarak kullanmakla beraber özünde evrensel bir kişilik
olan Üstad Said Nursi, çağımızın her yönden çok kritik bir çağ olduğunu ta 20. asrın başında
fark etmiş idi. Bu çağda din ile bilimin barıştırılması gerektiğini, çok erken bir dönemde
anlamıştı.
Önce siyasi ve sosyal aktivitelerle bir çare aradı, sonra bundan vazgeçip Hz. İsa gibi
ruhanilikle üstün ahlak temelli din-bilim barışına koyuldu. Bunu iki aşamada yapacak idi.
Önce beş bin sayfa Risale yazdı. Bunların beş temel amacı vardı, ama en başta din-bilim
barışı geliyordu. Daha sonra bu Risalelerle oluşacak Nur Cemaati, Medresetüzzehra ismi
altında dünyaya numune olacak bilim kurumları kuracak idi. Fakat başta dil ve bilim olmak
üzere altyapı eksikliklerinden ve çoğu avam olan insanların siyasi heveslerinden dolayı bu
hedeften sapıldı. Himmetler, devlete ve siyasete adam sokmak, iktidarı ele geçirmek tarzına
dönüştü. Ve tam manası ile bu iş için kurulan Fethullah Hoca hareketi, bu durumu ajite etti.
Okuyucular denilen diğer grupları da buna yöneltti. Said Nursi’nin kurduğu bütün enerjiyi
israf ettirdi. Alim Mustafa Öztürk’ün deyimi ile, Fethullah Hoca, Said Nursi bahçesinde
gecekondu inşa etmişti.
Çünkü Fethullah Hocada din-bilim barışı şöyle dursun, zımnen bilimleri dışlıyordu. Benim
Profesör bir arkadaşım, Türkiye’de birçok birincilikler kazanmış üç yüz genç insan, bu barışı
zihinlerinde kuramadığı için şizofren olmuştu. Ayrıca kendileri, Türk derin devletinin dindar
kolu olarak hedefleri, bütün dünyaya Türk kültürünü ve Türkçeyi öğretmek idi. Bunlar sonra
Ulusalcı kesimle kavga edince, bir milyon insan hapislere ve mutlak açlığa mahkûm edildi.
Din-bilim barışı gibi bir temelleri de olmadığından, ellerindeki gençliğin yüzde ellisi bu arada
ateist ve agnostik oldu. Misal olarak işleyeceğimiz Mehmed, bunların içinde yetişmiş. Kerem
ise Okuyucu gruplar içinde kalmıştı.
Önce, Kerem’in son iki yıllık benimle olan macerasını not edeceğiz. Daha sonra, 5 gün önce
vardığı son kararını yazacağız. Ve kısa kısa ona olan cevapları bu yazıya yerleştireceğiz.
Daha sonra, Mehmed’in Allah’a ve Kur’an’a karşı söylediği reaksiyoner saçmalıklarına
değineceğiz. Ki birey ve cemaat bazında dinî ve duygusal konularda insanlığın, özellikle genç
nesillerin ne kadar sıkıştığını ve bunaldığını göresiniz.
Kerem’le 12 sene önce tanışmıştım. İyi bir okuyucu Nurcu idi. Üstad Said Nursi’ye kelam
ilmi tarzında kuvvetli bir imanla bağlı idi. Ona, Varlığın Birliğini anlatan bir eserimi hediye
ettim. Ama o kitaptan hoşlanmadı. Sonra görüşmelerimiz iki sene ara verdi. Aradığımda,
baktım ateizmin kenarına yaklaşmıştı. Ona, Varlığın Birliğini ve Enerji-Yazılım ve Evrim:
Kudret, İlim ve İrade tezimi verdim, bu sefer iyi ve bilimleri esas alan bir dindar oldu. Bu hal
iki sene devam etti. Fakat ağır bir beyin hastalığı (damar daralması) geçirdiğinden ve maaşı
hem kiraya hem geçime yetmediğinden, benden aldığı bütün o bilimsel ve ontolojik bilgileri
bir kenara bırakıp, materyalist ve nihilist Sevan Nişanyan’a meyletmeye başladı. Son
iletisinde şu not vardı:
“Sevan Bey’in iki küçük ama veciz ve kat’i görüş ifade eden sohbet transkriptini berayı
malumat paylaşıyorum. İslam’ı bu derecede kat’i, kısa ve beliğ bir şekilde anlayıp;
anlatabilseydik keşke!”
Kerem kardeşime, Sevan kıyas-ı maal-farık yapıyor, dedim; ona Allah’ın Sonsuz Varlığı ve
İnsan Özgürlüğü ile İnsanlığın Şerefini Kurtarmak İçin isimli iki yazı gönderdim. Bu yazılara
yeniden bakarsa Sevan’ın yirmi yerde yanıltma yaptığını göreceksin, dedim. Sonra bana şu
beş maddelik itirazını gönderdi:
(Bu iki yazı kitaplarımda ve İnternette mevcuttur, ulaşabilirsiniz.)
“Hayat, insan için mucize kabul edilebilecek düzeyde anlaşılması zor, sırrı derin bir
fenomendir. Din ise, sosyal bir teknoloji olup; fert ve toplum bazında yararları ve tehlikeleri
olan bir kurumdur, olgudur. Tanrı, olması gerekli ve tüm vicdanların olmasını arzuladığı bir
kavramdır. Ontolojik mucizeliği açıklamak için sayfalarca detaya ihtiyaç yok, lakin ilmi
antrenman için güzeldir. İnsanlık, binlerce yıldır doğaya bakmış ve hayretini din ve tanrı
kavramları üzerinden ifade etmiş. İlmen, agnostikler haklıdır. Dünya’ya bakıldığında ise,
Deistler haklıdır. Gönlümüzde ise Allah’ın var olduğu ve bizi yaratıp; gözetlediği geçer.
Gerçekte muhtemelen Kadir-i Mutlak bir Tanrı inancı, insanlığın tüm kalbinin en derin ve
önemli bir dileği…
Ben, yaşadığımız dünyaya baktığımda fazla bir söze hacet görmüyorum. Sizin yazılarınızı da
ilmen ve sofistike bir beyin jimnastiği olarak okuyor ve tetkik ediyorum. Selam ile…”
Ona şu notu yazdım: Güzel noktalara değinmişsin, fakat imtihan ve evrimsel süreç
noktalarını eksik bırakmışsın. Kardeşim biraz daha irfan ve ontolojik birikim sahibi olsa,
uluhiyeti en bariz bir hakikat olarak görecektir. İhtimal ile ilim olmaz. Ayrıca Allah’ın
olmama ihtimali yok. Varlık ve hayat kadar Allah da hakikattir. Bu irfan konusunda
yoğunlaşmanı tavsiye ederim.
Cevaben o şunları yazdı:
İmtihan olması için Tanrı’nın varlığı şarttır. Tanrı yoksa -Üstad’ın da bahsettiği üzere- bu
dünya bir mezbahane gibi görülecektir. Evrim mekanizması ise -yine Tanrı yoksa- neden ve
nasıldır, ne tetikler, evrendeki entropiye rağmen evrimin sınırı nedir gibi hususlar mevcuttur,
lakin evrim fiziki bir olgudur, reddedilemez. İrfan da Tanrı varsa olan bilgi türüdür. Ontoloji,
varlığa karşı hayretimizin ifadesidir. Kâinatın başı sonu Yaratıcısı oluşumu ne olursa olsun,
hayat hakikatli bir mucizedir. Lakin bu mucizenin uluhiyetten kaynaklandığı, beynimizin bize
söylediği en makul görülen argüman olmak dışında reel bir hakikat taşımaz… Kısa ömrüm
tevhid inancıyla, huzurla geçti. Bugün hayatın gerçeklerinin huzuru ezdiğini ve bize ötelerden
herhangi bir yardım eli uzatılmadığını kendi hayatımız ve dünyanın ahvalinde müşahede
ediyoruz ve ne yazık ki ne İlahi ne arzî bir deva göremiyoruz.
Ben yine ona şunları gönderdim: Bence acele ediyorsun ve çok noktalarda erken yargıya
varıyorsun. Tam iman ve imanın somut hali olan sabır ve tevekkül ile, dediğin o sıkıntıların
hepsi gidecektir. Sistem sonsuzdur, senin isteklerini ise çok kısa tutuyorsun. Kaostan kozmosa
geçmen için biraz gayret gerekir. Hz. İsa diyor: Yargılamayın ki yargılanmayasınız.
Hemen hatırlatalım ki, Cenab-ı Hak, oluşmaları sonsuzda bir ihtimal olan sayısız, leziz
nimetler ve mucizevi altyapılar ile sürekli olarak elimizden tutuyor. Nankör olmamak
lazımdır.
O: Acele ettiğimiz doğrudur. Ömür kısadır ama kısa ömre cehennem tehdidi sonsuzdur.
Haliyle, yargılar da bu kısa sürede veriliyor…
Yargılamıyor, yanılmış olabileceğimi düşünüyorum. Sabır ve tevekkül, Tanrı yoksa çok acı ve
gereksiz bir uğraştır. Mesele, sıkıntı değil; sistem… Acı gerçeği kabul edebilmek de bir cehd,
olgunluktur. İnanç, huzura vesile kozmosa gebedir ama hakikat kaossa, kabul etmek gerekir.
Tanrı varsa bu kabulü de takdir eder, yoksa zaten hakikatin ışığı yeter.
Ben: Cehennemi öyle sonsuz bir nükleer ateş olarak düşünme; senin şimdi çektiğin ruhi
sıkıntılardan daha fazlası değildir. Ateistler için yazdığım kitabın son sözlerini kardeşime
gönderiyorum.
Özet Olarak Bu Kitabın Son Sözleri
1- Varlığın ve evrenin her alanında, en doğru şahitler olan birer fen oluşmuştur. Fen demek, o
ilim alanında düzen ve kanunlar olduğu manasına gelir. Kaos denilen kısımlarda dahi, daha
mükemmel bir düzen ve daha yüksek bir matematik olduğunu bugün yazılım uzmanları hep
bir dilden ikrar ediyorlar. Demek mahiyetini bilsek bilmesek, varlığın, evrenin ve hayatın bir
anlamı vardır.
2- Durum böyle olduğu için ilim ehli, genellikle Ateist olmuyor. Dindar olmayanlarının çoğu
agnostik oluyor. Gerçekten Ateist olanlara da eğer varlığın soyutuyla, somutuyla birliği ve
sonsuzluğu anlatılsa ve literal dincilerin anlattığı, ötelerde bilinmez sınırlı bir Teo anlayışı
araya girmezse, kesinlikle onların da bir kutsalı ve anlam algısı olur. Çünkü, varlık, evren ve
hayat absürt ve karanlıktır demek, çok büyük bir vebal ve sorumluluk getirir.
3- Elimizde varlığı anlamlandıran üç temel kitap var: Tevrat, İncil ve Kur’an. Fakat bunlar
sokak diliyle okunduğundan maalesef on bin hurafeye dönüşüyorlar. Onun için bilim ehli,
bunları iyi bir edebi ve Hermenötik dil ile okumalı. Bağlamlara çok dikkat edilmeli. Mesela:
Maide suresi ayet 44-51, mealen diyor ki: Tevrat, bir aydınlanma ve başarı kitabıdır. Tevrat,
semavi dinlerin aslıdır. Kim dinin aydınlık ve başarı yönünü inkâr ederse, o, kafir olur. (44)
Dinlerin asıl temel taşı eşitlik ve adalettir. Kim dinlerin bu eşitlik ilkesini reddederse, o, zalim
olur. (45) İncil’de de aydınlık, başarı, ahlak ve ruhanilik vardır. Ruhanilik ve ahlak Tevrat’taki
başarı ve aydınlık kanunlarını tasdik edicidir. Kim dinin bu boyutunu inkâr ederse, o, fasık
(ahlaksız) olur. (46-47)
Demek Tevrat, daha çok ilim ve kanun yönünü esas almış, İncil, daha çok ruhanilik ve ahlakı
esas almış. Kur’an ise ikisini ve iki yönü birleştirmiş. Yani diyalektik yapıda olduğundan
bereketli bir kitap olmuş. Bu ayetler bize diyor ki: Dinler, biri diğerini iptal için
gelmemişlerdir. Onun için, ey farklı dinlere sahip insanlar, artık iyiliklerde yarışın. (48)
4- İşte kim dinlerin bu özelliğini inkâr ederse ve dini mesajın sonsuzluğuna aykırı olarak din
milliyetçiliğini yaparsa, putperestleri dindarlara tercih ederse, sakın böyleler ile dost olmayın.
(49-51)
Evet, her dine, zamanı gelir ihtiyaç olur. Mesela Roma ahalisi Hedonistliğe saplandıkları için,
sırf lezzet için boşanıyorlardı. Nitekim, sırf lezzet için kendilerini kusturup bir daha yemek
yiyorlardı. Onun için Hz. İsa boşanmayı yasak etti. Zaten İsa’da sevgi esas olduğu için, nefret
asla caiz değildir. Düşmanınızı dahi sevmezseniz, asla iman etmiş olamazsınız. (İncil)
5- 18. ve 19. asırda Avrupa aydınlanması, dini kitapları bir kenara bırakıp varlığı Fizik,
Kimya ve Biyoloji olarak anlamak diye anlaşıldı. Çünkü o kitaplar tarih olarak ele alınmış idi.
Sonra, Biyoloji ve Antropoloji bilimleri ile anlaşıldı ki o kitaplarda hiçbir tarihi bilgi yoktur.
Her bir cümlesi, önemli bir alimin deyimiyle, birer kanun-u külli-i meşhuttur: Yani evrensel
ve gözle görünen birer arketip ve yasadırlar. Ben sırf bu noktada beş kitaplık analizlerde
bulundum ve yayınladım.
6- İnanç, özellikle eğer soyut sonsuz değerlere dayanıyorsa, insan duygu ve yeteneklerini bire
bin geliştirir. İnançsız insanlar, soyut değerleri ve maneviyatı göremediği için kısır ve
verimsiz olur. Bu geliştirmede iki temel nokta aktif sebep olur:
A) Ahlaklı ve düzenli olmak.
B) İnsanın asıl enerjisinin yüzde doksanını oluşturan bilinçdışı tarafını çalıştırmak.
Dinin asıl özü budur. Yoksa tarihsel olan ve çoğunlukla şekillerden ibaret bulunan Şeriatın
yargıları değildir. Müslümanlar siyasallaştıkları için, dinin bu temel iki yönünü ihmal
ediyorlar. Onun için Dünya, İslam’dan nefret eder duruma girdi. Yoksa İslam, dünya-ahiret,
kader-irade, kadın-erkek, fakir-zengin, madde-mana ve özellikle bilim-inanç dengesidir;
kelime olarak, bu zıtları barıştıran sistem demektir. Söz konusu olan kitapta birçok açılımları
göreceksiniz.
Hulasa: Bütün ilim dünyasına ilan ediyorum. Her şeyi yapabilirsiniz. Fakat varlığı, evreni ve
hayatı, absürt ve karanlık olarak algılamayın. Çağımız, gerçek aydınlanma çağıdır. Böyle bir
algı başta, varlığın motor gücü olan diyalektik kanununa aykırı olur. Ayrıca varoluş ve hayat
bir cennettir (Tevrat, Tekvin, 3) kendinize cehenneme çevirmeyin. Evet, cennet ve cehennem
lokal birer yer değiller. Bu dünyada, özellikle ailede başlayan evrensel birer yasadırlar.
Mutluluk ve acının ifadesidirler.
Kerem kardeşime cevap olacak başta yukarıda adlarını verdiğim yüze yakın yazım var.
Şimdilik sadece bir fen öğretmeninin ona verdiği cevabı buraya alıp konuyu kapatacağım.
Sonra Mehmet bahsine geçeceğiz.
KEREM KARDEŞİMİN SORULARI VE BENİM İÇİMDEN GELEN CEVABIM:
1) Hayat, insan için mucize kabul edilebilecek düzeyde anlaşılması zor, sırrı derin bir
fenomendir. Din ise sosyal bir teknoloji olup, fert ve toplum bazında yararları ve
tehlikeleri olan bir kurumdur, olgudur.
2) Ontolojik mucizeliği açıklamak için sayfalarca detaya ihtiyaç yok.
3) İrfan da Tanrı varsa olan bir bilgi türüdür.
4) Bugün hayatın gerçeklerinin huzuru ezdiğini ve bize ötelerden herhangi bir yardım eli
uzatılmadığını kendi hayatımız ve dünyanın ahvalinde müşahede ediyoruz ve ne yazık
ki ne İlahi ne arzî bir deva göremiyoruz.
5) Tanrı varsa bu kabulü de takdir eder, yoksa zaten hakikatin ışığı yeter.
Evet, hayatta kusur bulamıyoruz. Çünkü, Sübhan olan Allah hayata, kusur ve hatalı olan
insanı çok az karıştırıyor. Fakat din, zaman-ı ademden beri kusurlu insanı, Tanrı-İnsan yapmak için tedricen ve zamanın ruhuna göre iner. Ayrıyeten peygamberlerin ve o zamanki
insanların kapasiteleri ölçüsünde iner. Yani sonsuz ve hakîm olan Rabbimiz, o zaman yaşayan
o kapasiteli insanların en kestirme yoldan sonsuz mutluluğa ulaşmaları için en iyi hükümleri
indirir. Zamanla insanlığın sosyal, beyinsel, teknolojik evrimi de geliştiği için hükümler yani
dinler zaman ve zemine göre değişir. Ama işin ruhu asla değişmiyor. Bizim asıl almamız
gereken burası. Onun için İsa nebi 'dini inkâr eden kurtulabilir ama ruhu inkâr eden
kurtulamaz' dedi. Yani din tarihin tozlu sayfalarından bulanık olarak gelebilir. Nitekim bugün
İslam bize bulanık gelmiştir. Amma işin ruhu hiç değişmiyor yedi bin senedir.
İşte dinin tehlikeli tarafı da vardır hükmü, böyle bulanık olan ve öyle algılayanlar için vardır.
Kimse zamanında İsa'ya Muhammed'e sen zalimsin, menfaatçisin diyemedi. Ama gel gör ki
dindar geçinenlerin çoğu dini tehlikeli hale getirmiştir. Tehlikeli olma durum, sadece din için
değil; her şey için geçerlidir. Din de teknoloji de bilim de tarih de psikoloji de hayattan
doğuyor. Ve hepsi için tehlikelidir hükmü geçerlidir. Bugün teknoloji, ırkçılık ve bilim öyle
tehlikeli hale gelmiştir ki tüm insanlığı yok etme potansiyeline sahiptir artık. Evet, derdimiz
Tanrıyı evrenden koparıp ayrı kabul etmek. Her şey soyutuyla somutuyla O'dur. Ayrı değil ki
ispata gerek duyalım. Hayat ve varlık var; Tanrı O'dur. İşte evrim var; Tanrı sürecin
kendisidir. İşte enerji var; Tanrı sonsuz bilinçli enerjinin kendisidir. Rahmandır. Tek farkla ki
müstakil ve putperest olarak değil, enerji+yazılım+evrimin her şeyiyle beraber hepsine,
soyutuyla somutuyla tüm varlığa Tanrı diyoruz. Varlığın birliğini savunuyoruz. Tanrı varlıktan
ayrı başka bir varlık değil ki ispat edelim. Varlığın kendisi. Evet, ispat yok. Çünkü görünen
köy kılavuz istemez. Haşa, sonsuz Tanrıyı deney yaparak, laboratuvarda sınırlı bir şekilde mi
ispat edeceğiz. İşte bak kanıtladık diyeceğiz, Gördüğüm, yediğim, lezzet aldığım, vücuduma
sayısız faydası olan elma ispatlanma ihtiyacı duymaz. Ancak irfan edilir.
Demek ontolojik mucizeliği açıklamak için onlarca sayfaya değil, milyonlarca cilde
ihtiyacımız var. Çünkü biz ontolojik mucizelerle Tanrıdan ayrı, yaratılan bir varlığı değil,
direk Rabbimizi tanıyoruz. İlmen agnostikler, dünyaya bakınca da deistler haklı değildir.
Çünkü evrene bakarlarken ayrı bir tanrı var mıdır acaba diye bakıyorlar. Dolayısıyla bir şey
göremedikleri için ispat edemiyorlar. ‘Biz ona şah damarından daha yakınız, diyen varlığın
kendisidir. Amma soyutuyla somutuyla her şey O’dur. Eşya sadece isimlerdir. Bunun böyle
olması lazım. Rabbimiz şefkatinden bize sonsuz bilinç ve mutluluğu vermek için tabiri caizse
seviyemize iniyor, diyalektiği çalıştırıyor. Rahmetinden her küçük dosyanın sonsuz bilince
ermesi ve yaşaması için bir tenezzül, merhamet...
Deist ve agnostik kardeşlerim şöyle düşünseler olacak zannedersem...Tamam ben bana
anlatılan tarihin tozları ve yanlışlarını da içeren dinî Tanrıyı kabul etmiyorum. Fakat bak
gerçeklik gözümün önünde her an. Sonsuz bilince sahip gözümün önündeki varlık, 14 milyar
yıldır evreni mükemmele doğru geliştiriyor. Sonsuz bir gücü: enerjisi, yazılımı: ilmî ve
evrimi: iradesi var. Bu evrende sonsuz muhteşem yazılımlar kanunlar var. İşte ben bu
mükemmel kanunları bireysel ve toplumsal hayatımda uygulasam sonsuz mutluluğu
yakalarım. Hücrenin nasıl temiz olduğu, beyin asıl olmakla beraber her hücrenin nasıl özgür
olduğu, kanser hücrelerini nasıl selekte edip artık maddelerini tekrar varlığa kattığını, her
hücrenin ve organın imdadına onu kurtarmak için tüm sistemin nasıl seferber olduğunu
uygulasam. Çünkü o bütüncül sistem küçük dosyayı çok seviyor. Tüm ordularını gerektiğinde
tek bir neferi için yönlendiriyor. İşte Allah budur. Ama o hücre görevini yapmamışsa, tüm
vücut için çalışmayıp sadece kendini düşünmüşse diğer 100 trilyon hücreye saygısızlık olur.
Hakkaniyet prensibi işliyor. Onun yardım beklemeye hakkı yoktur.
Estağfurullah... Hepkendimi böyle görmüşüm yıllardır. Hakkımız yok. Eğer sisteme entegre olursak güvenirsek,
sistem için çalışırsak Rabbim verecek. Zaten imanla beraber ödül peşin geliyor. Geçmişin
üzüntüsünden ve geleceğin kaygısından kurtulur diyor Allah. Bu seviyede miyiz? Hayır. Ama,
olacak inşallah ümitliyim.
Evet, bu asırda bir ilah var mı yok mu ikileminde bir soru yoktur, allahsızlık diye bir gerçeklik
yoktur hayatta. Asıl soru, ilahımız kim? Materyalizm, Hümanizm, Agnostisizm, Deizm ve
Ateizmde olduğu gibi tüm zanlarımız ve kuruntularımızla kendimiz miyiz?
Yoksa tüm evrende yazılım, enerji ve evrimiyle gördüğümüz, ispata hacet olmayan ama
tanınması gereken, Hak olan Allah mı?
ERCAN
İkinci Bireysel Numunemiz Mehmed.
Mehmed ile yirmi yıldan fazladır tanışıyoruz. Son derece çalışkan ve temiz yürekli bir dindar
idi. Benim din ile bilimi barıştıran çalışmalarımı çok beğenirdi. Allah bunları zayi
etmeyecektir, diyordu. Fethullah Cemaati içinde idi, ama tam entegre olmamıştı. Ailece de
ekonomik yönleri çok fakir idi. Birçok sosyal ve psikolojik sorunları vardı. Sonra, o da onun
hanımı da KHK’larla görevden atılınca ve Cemaatin perişanlığını yaşayınca, Allah varsa niye
bunlara yardım etmiyor, diye birkaç sefer söylendi. Senelerce açlık ve hapis korkusunu
yaşadı. Sonra, Allah var, ama galiba acizdir, dedi. Bunun ardından iletişimimiz koptu. Bu
arada, İtfaiyede Yangın isimli bir roman yazmış; gerçek görevleri söndürme olan
dindarlardaki söndürülemeyen çelişkiler ateşini ve içindeki bunalımları, Allah’a karşı gelerek
dillendirmeye çalışmıştır. Deistim diyor. Ama başta insanlık alemi olmak üzere her şeyi, çok
kötü ve anlamsız görüyor. Halbuki gerçek Deistler kâinatı ve hayatı saat gibi düzenli
gördüklerinden, dinlere ayrıca ihtiyaç yoktur diyorlar.
Kitabında birçok rüyayı anlatıyor. Ben bunları analiz ettiğimde, bu rüyaların hiçbiri sembolik
bilinçaltı hakikatleri ifade etmediğini anladım. Öğrencilik yıllarında çektiği fakirlikten ve dini
konulardaki çelişkilerinden kaynaklanan zihin bozukluğu denilen majör depresyon olduğu
anlaşılıyor. Nitekim, beyninde sürekli ağır bir uğultu duyduğunu söylüyor. Bu ise dediğim o
majör hastalığın bir sonucu olduğunu biliyorum. Ve eğer düzenli bir psikiyatri tedavi
görmezse, bunun hiçbir okuma ile hiçbir kişisel gelişme yöntemiyle iyileşmeyeceğini
doktorlar söylüyor.
Kitabında çok çelişkili ve yüzeysel itirazları, Allah’a taş atarak dillendiriyor. Ama asıl
maksadı, İslam’ı ve Kur’an’ı zihninden silmektir. Kitapta çok tekrar var. Onun için biz sadece
onun 10 iddiasına cevap vereceğiz. Şöyle ki:
1- “İnsanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler, diye yarattım.” (50/56) ayeti ile önemli bir
ibadet ve maddi-manevi bir arınma olan abdest ve namaz hareketlerini, kölelik olarak anlıyor.
Allah’ın efendi, insanın kul olmasını eleştiriyor. Halbuki ibadet hakikati kölelik demek
değildir. Entegrasyon demektir. Allah bu ayet üzerinden diyor ki: Varlık ve hayat sonsuz bir
plan ve yazılımdır. Hiçbir varlıkta irade yoktur. Sadece insanları ve cinleri özgür yarattım.
Ama yine de bu özgürlüğe rağmen bu yazılım ve plana uymaları gerekir, yoksa yok olurlar.
Ayette lam harfi için ve amaç bildiren bir edat değildir. Sonuç bildiren bir harftir. Namaz ve
abdest ise, bu evrensel düzene ayak uydurma alışkanlığını sağlamak içindir. Ayrıca namaz insanı ifrat ve tefritten, aşırılık ve gerilikten alıkoyar. Nitekim insan, yemek yeme düzenine
uymazsa ölür.
Evet, Allah insan ilişkisi, efendilik ve kölelik ilişkisi değildir. Yaratan ve yarattığı dünyayı
insan idaresine bırakan bir evliya (dostlar) ilişkisidir. İnsan, bu düzenlere ayak uydurmakla
insan-ı kâmil (Tanrı-İnsan) olur. Bu sefer Allah, sadece dünyayı değil de bütün her şeyi onun
manevi idaresine bırakır.
İşte çok iyi bir alim olan Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Kur’an sadece Allah merkezli bir kitap
değildir, daha çok insan merkezli bir kitaptır, diyor.
2- Mehmed, Allah’a karşı terbiyesizce gelerek: Sadece sen bizi var ettin değilsin. Biz de seni
bilmekle var ettik, diyor. Halbuki Allah, sonsuz olan ana dosyadır, soyutuyla-somutuyla bütün
varlığın bilinci ve ruhudur. Kendisi bir benlik olduğu gibi insandan ayrı olarak sonsuz
melekler ve ruhaniler tarafından da biliniyor. Muhammed İkbal zamanında yazılım
bilinmediği halde, o bu konuda iki ayrı kitap yazmıştır.
3-4- Kur’an, gerçek manada hiç iyi bir bilgi vermiyor. Mesela İsa’nın yaratılışını Âdem’in
yaratılışına benzetiyor. (3/59) Halbuki ne İsa biliniyor ne de Âdem. Muğlaklık gittikçe artıyor.
Ve mesela ruhu açıklayacağına, size az bilgi verilmiştir, diye meselenin üstünü kapatıyor,
diyor Mehmed kardeşim. Halbuki Kur’an’ı tarih ve sokak dili ile değil de Hermenötik dil
olarak okusa, Adem’in de İsa’nın da birer şahıs değil de birer kanun ve arketip olduğunu, her
zaman her yerde numuneleri bulunduğunu anlayacaktır. Şöyle ki:
İncil tekrarla, ahir zamanda İsa, insanoğlu olarak inecek diyor. Yani bilimlere, medeniyete ve
hukuka: Yunus’a ve Musa’ya ruh katacak, insanlık sonsuz saadete erecektir. İki bin sene önce
Yahudi Hukukuna ve Roma Medeniyetine ruh olduğu gibi.
Nitekim her peygamber, bir bilimi ve bir gerçekliği temsil ediyor. İsa, ruhaniliği ve ruhani bir
hakikat olan vahyi temsil ediyor. Âdem ise dil, medeniyet ve bilimleri temsil ediyor. Yoksa
tarihi bir şahıs değildir. Onun için Kur’an’da “Âdem'in misali, İsa’nın misali gibidir. Sadece,
biri somut, süreç isteyen topraktan şekilleniyor. Diğeri ise soyut ve Allah’ın tetiklemesiyle
olan vahiydir.” (3/59) Yoksa her ikisi de arketip ve şahs-ı manevidirler.
Ruh bahsine gelince Kur’an, orada (17/85) biyolojik ruhtan söz etmiyor. Birer biyolojik ruh
olan ve ekoloji, toplum ile insan hayatını düzenleyen vahiyden bahsediyor. Bu da o gün itibarı
ile bilinemezdi. Çünkü vahyin mahiyeti şudur:
Vahiy (Yunanca logos), ötelerde ve cevherden (en değerli madenden) olduğu hayal edilen bir
Tanrının İbranice ve Arapça konuşması değildir. Allah'ın kudreti, ilmi, iradesi ve somut
kelimeleri olan, Allah'ın Rahmaniyeti diye ifade edilen evrenin içindeki bilgi, bilinç ve
varlığın Peygamberlerin kalbinde (bilinçdışılarında) dillenmesidir ve bazen de görünür hale
gelmesidir. Rahman olan Allah, Kur'an'ı öğretti: Yani insanı yarattı; ona anlama ve anlatma
yeteneğini verdi. (55/1-4)
5-6- Mehmed kardeşim, insanlık alemini, karışık, perişan, hiçbir lezzeti ve anlamı olmayan ve
dolayısıyla hemen acilen bir kıyametin koparılması gerektiği ve Allah bunu yapmadığından
çok büyük yanlış yaptığını söylüyor. İnsanlığın sonsuz ilimlerle sonsuz manaları ve bilgileri
ve sonsuz lezzetleri elde ettiğini görmüyor. Fakirlerin bile zenginlerden daha fazla lezzet aldığını anlamıyor. Dolayısıyla insanın yaratılışı ve gaybi bir hakikat olan imtihan (sınav) ve
kıyametin belirsizliğinin hikmetini Kur’an’dan dinleyelim:
A- 2/29. Ayeti, yaratılıştan maksadın insan olduğunu, ve Yaratanın yanında insanın büyük bir
mevkii olduğunu açıkça ifade edince, dinleyenin zihninde şöyle bir soru ortaya çıkmıştır ki;
insanın bu kadar kötülüğü ve fesadı ile beraber, nasıl böyle bir kıymeti olabilir? Ve Allah’a
ibadet ve O’nu takdis için, hikmet (bilim ve felsefe) insanın varlığını gerektirir mi?
İşte bu 2/30. ayet, böyle bir suale cevap olarak, işarî şekilde diyor ki: “İnsana emanet
bırakılan sırrın yanında bu yaptığı şerler ve kötülükler aff edilir. Ve Cenab-ı Hakk, insanın
ibadetlerinden müstağnidir. Çünkü O’nu tesbih ve takdis eden sayısız melekler vardır.”
B- 42/8. Ayet: “Evet, eğer Allah isteseydi bütün insanları bir tek sınıf: Ümmeten Vahideten:
Hepsini inançlı veya hepsini inançsız yapardı. Bunda iyi-kötü farkı kalmazdı. Hakkaniyet
kanunu ihlal edilmiş olurdu. Fakat Allah, imtihan sayesinde, hakkaniyet kanunu üzere sonsuz
mertebeler elde ediyor, istediklerini rahmetine koyuyor, dengesizlerin yani zalimlerin ise
hiçbir sahipleri ve yardımcıları olmuyor.”
Bu 8. ayet de 19 kelimedir. “Allah dileseydi, hepsini bir sınıf yapardı” cümlesi, tenvinlerle
beraber 1588 ediyor. Galiba bundan 140 küsur sene sonra dünyada insanlar, ya hepsi inançlı
veya hepsi inançsız olacaktır. Ayetin ilk cümlesi "tek bir sınıf yapardık" kısmı 46 harf
olmakla, bütün insanların aynı kromozomları taşıdığına ve imtihan şartlarının eşit olduğuna
işaret ediyor. Ayetin tamamı, şeddelerle beraber 73 harf olup, dengesiz sayıyı bildirir; ayrıca
73 sayısı, genellikle dengesiz giden çokluk ve dünya hayatı sembolüdür.
Sahip ve dost demek olan Veli kelimesi de 46 etmekle der ki: İnsanın asıl sahibi ve
yardımcısı, kendisidir. Allah ona her türlü imkânı vermiştir.
Demek Mehmed kardeşim, suçu, dinde, İslam ve Kur’an’da değil de kendi nefsinde
görmelidir. Mehmed bu ayetleri ve bu gibi Hermenötik yorumları ve imtihan (sınav)
hakikatini, gençliğinde biliyordu. Demek çok ağır hastadır. Acilen maddi-manevi olarak
tedavi olması lazımdır.
7- Kâbe’ye saldıran kafir Ebrehe ordusuna karşı ebabil kuşlarını bombacı olarak gönderdin de
neden kafir Haccac’ın Müslümanların Kâbesi’ne karşı tahribatını engellemedin, diye Allah’a
karşı hakaretler yağdırıyor.
İşte burada, imtihan sırrı gibi her şeyi her olayı anlamlandıran bir gerçeği görmüyor. Çünkü
Ebrehe zamanında iletişim az idi, imtihan sırrı bozulmadı. Fakat İslam döneminde böyle açık
bir mucize olsaydı, imtihan sırrı bozulurdu. Nitekim imtihan sırrını bozmayan Üstad Said
Nursi’nin, bu mananın çağımızdaki versiyonunu izah etmesi de ayrıca bir mana katmanıdır.
Çünkü Ebrehe olayı tartışmalıdır.
“Avrupa kafirleri, 1. Dünya Savaşında, İslam aleminin kalbine ve Kâbesi’ine hücum ettiler.
Buna mukabil, 2. Dünya Savaşında uçak ebabili ile başlarına bombalar yağdı, altmış milyon
telef oldular.” (Emirdağ Lahikası, I)
8- Yine Allah’a karşı gelerek: Senin seçkin milletin olan Müslümanların tefsirleri de hadisleri
de tamamen çelişkili ve yanlıştır, diyor. Burada Müslümanların epistemolojik imtihanlarını
kaybettiğini görmüyor. Çünkü Kur’an tam bin yerde, akla, tefekküre ve ilme teşvik ediyor. İşte
bunlardan sadece beş tane:
İmtihanı kazanmanın ikinci nedeni, fikir yani derinlemesine düşüncedir. Akletmeden farkı:
Akletme basitten, sebeplerden ve aşağıdan başlayıp yukarıdaki sonuca varmaktır. Fikir ise
yukarıdan ve sonuçtan yola çıkıp aşağıdaki sebebe varmaktır. Fikir etimolojik olarak: "Yeri
kazıp, yerde saklı olan çekirdeği çıkarmak" demektir. Bu kökten Kur’an’da yine kırk kelime
geçiyor. Biz sadece beşini buraya alacağız.
a) “Senden içki ve kumarın içyüzünü soruyorlar. Sen vahiy dili ile de ki: Onlarda büyük zarar
var. Ve insanlara fayda da var. Fakat zararı daha büyüktür. Ve senden malın insana faydası ve
zararını da soruyorlar. Sen vahiy dili ile de ki: Fazlası zarardır. Fazlasını fakirlere
vermelisiniz. İşte Allah, ayetlerini (mucizelerini) böyle açıklıyor. Umulur ki bunları
derinlemesine incelersiniz, Dünyayı da ahireti de incelersiniz. (Ki ilmen Allah’ın haklılığını
anlayasınız.) (Bakara, 219)
Bu ayeti tam anlamak için şu beş nota dikkat etmek gerekir:
1) Sure içi ayetlerin, ayet içi cümlelerin birbiriyle bağlantısını ve kelime seçiminin nüktelerini
bilmeden Allah’ın maksadı anlaşılmaz. Zemahşeri, Abdulkahir Cürcani ve Bediüzzaman bu
konuda ısrarcıdırlar.
2) Qul kelimesi, ancak vahiy ile veya sonradan fenni araştırma ile bilinecek meseleler için
kullanılır.
3) Ayette geçen ism (peltek se ile): "Sonucunda mutlaka ağır bir zararın olacağı eylem"
demektir. Bu da ancak derin araştırma ve tefekkür ile bilinebilir.
4) Kur’an, içki ve kumarın zararının daha büyük olduğunu 1400 yıl önceden haber veriyor.
İnsanlık ancak çağımızda bunu anladı.
5) Ayet kelimesi, hüküm ve mucize manasına gelir. Burada ise mucize manasındadır. Buna
göre ayetin beş cümlesinin birbiriyle bağını anlarsanız, neden özetinde tefekküre yani
araştırmaya yönlendirdiği anlaşılır. Evet, bu ayette fıkhi bir hüküm yok, hiçbir alim içki ve
kumara fetva vermez. Burada sadece araştırmaya, akıllı davranmaya yönelik tefekküre davet
var.
Önemli bir Not: Ayet cümleler içi dizaynıyla diyor ki, fazla mal, içki ve kumar gibi insanı
sarhoş eder. Ve diyor ki: Eğer Sahabelerin çoğu bunu anlasaydı, fazla mal için Ali’ye karşı
gelmekle imtihanlarını kaybetmezlerdi.
Demek infak konusunda stokçuluk haram olduğu ve ihtiyaçtan fazla malı vermek gerektiği
gibi, sermayeyi de tamamen tüketmemek gerekir.
b) “Sen vahiy dili ile de ki (qul): Ben demiyorum, Allah’ın metafizik hazineleri bendedir. Ben
geleceği de bilmiyorum. Ben size, insanlıktan çıkmış bir meleğim de demiyorum. Ben sadece
bana gelen vahiylere uyuyorum. Allah bu vahiy sayesinde kör ile görenin, iyilik ile kötülüğün
zıtlığı gibi zıtlarla sizi imtihan ediyor. Artık bu imtihan ve peygamberliğin mahiyetini tefekkür
etmeyecek misiniz? Araştırıp, müspet ilimlerinize bir ilave yapmayacak mısınız?” (Enam, 50)
Evet, fen ilimleri bu asırda çok geliştiler. Ama diyalektik çatışmanın ve bunu tetikleyen
peygamberliğin mahiyetini henüz müspet olarak belgeleyemediler. Çünkü bunlar, çok derin
iki konudurlar.
c) “Onlar çok yakından tanıdıkları arkadaşları Muhammed Psikolojisini hiç tefekkür
etmediler mi? Onda deliliğin olmadığını araştırmadılar mı? Onun açık bir uyarıcı olduğunu
bilmediler mi?” (Araf, 154)
d) “Biz arıya vahiy ettik (kafasında program yazdık): Dağlardan ve ağaçlardan ve insanların
kurduğu yüksek yerlerden (hayvanların eli ulaşmayacak şekilde) evler edin diye. Sonra her
üründen ye. Ardında itaatkâr olarak Rabbinin kafanda çizdiği yolları takip et.
İşte arının karnından renkleri çeşitli, insanlara şifa bir içecek çıkıyor. Bunda araştırıp
düşünen bir millet için çok önemli bir mucize var.” (Nahl, 68-69)
İşte ilme teşvik eden, sayıları bini bulan bu gibi ayetler var, Kim demiş Kur’an ilim kitabı
değil.
e) “Allah’ın ayetlerinden biri de erkeğin geniyle insana eşler yaratılmasıdır. Ki eşler
birbiriyle sükûnet bulsunlar. Ayrıca Allah, o eşler arasında sevgi ve şefkat koymuştur. İşte
tefekkür eden bir millet için bu noktada birçok mucize vardır.” (Rum, 21)
Demek fenlerin araştırmadığı daha nice noktalar vardır. Kur’an bin dört yüz yıl önceden,
araştırılmasını emrediyor. Demek Müslümanların bu kitabı bırakıp çelişkili rivayetler içinde
boğulması asıl onları geri bırakmıştır. Onları geri bırakan ikinci sebep de imparatorluklarıdır.
Çünkü o imparatorluklar, ilmi yönden çok geri idi.
9- Tarihte, özellikle Asr-ı Saadette sen her şeye müdahale ediyordun. Niye bugünün karışık
dünyasına karışmıyorsun, diye Allah’a çıkışıyor. Burada iki önemli bilgiyi bilmediğini
görüyoruz:
a- Çağımızın bilimler ve akıl çağı olduğunu görmüyor. Bilim ve akıl varken dini bilgiler ikinci
sırada kaldığını unutmuştur. Çünkü anlaşılan fen bilgisi çok zayıftır.
b- İslam bütün zıtları orta yol baharında barıştırdığı için, bu diyalektik süreç en iyi ve en ilmî
dini müdahaledir. Daha yeni bir Peygambere ihtiyaç yoktur. Şöyle ki:
“İslam teslimiyet demektir, diye birçok yazar söylüyor. Ama bu, tam doğru değildir. İslam,
irade-i külliye ile irade-i cüz’iyeyi barıştıran, tertemiz ekosistem ile kir üreten insan arasında
temizliği birinci farz yapan; özellikle, sonsuz dosya olan Yaratan ile sınırlı dosyalar olan
kullar arasındaki ahenk ve tevhidin ismidir.
Evet, İslam Dininde insan, Tanrı insan (İnsan-ı Kâmil) olacak kadar özgürdür. Varlık ve
yazılım sisteminde her şey kayıtlıdır. Ama insan özgürlüğü hariç. (Al-i İmran, 142; Hadid,
25))
İslam manasında kullanılan Şeriat ise, kelime olarak, büyük nehir demektir. Ürdün Nehrinin
ismi Şeria’dır. Batı Şeria’yı hatırlayın. Deyim olarak ise dinin ana akımı ve bazen de Fıkıh
İlmi olarak kullanılır. İbn Sina, İbn Rüşd ve Bediüzzaman, bu kelimeyi daha çok, dinin ana
akımı manasında kullanıyorlar.
Şeriat için büyük nehir dedik. Büyük nehrin temel karakterinin özelliği ise hiç kirlenmemek
ve tıkanmamaktır. Bediüzzaman bunu Muhakemat kitabının hemen başında, ifrat ve tefrit
ortası olan sırat-ı müstakime yani her nevi aşırılıktan ve her nevi geri duruştan azade olmasına
bağlar. Demek Şeriatı Orta Çağ fıkıh ve hukukundan ibaret sananlar yanılıyorlar. Çünkü o
fıkıh da o hukuk da bugün artık tıkanmıştır. Sırat-ı Müstakimi kaybetmiştir.”
10- Tamamen karamsar, hiçbir değeri ve lezzeti bilmeyen Ebul-Ala El-Maarri’ye dayanarak
Allah’a diyor ki: “Ne kadar cahil varsa, sana inanıyor, ne kadar alim varsa seni inkâr ediyor.
Bütün dindarlar ahmak, bütün dinsizler akıllıdır.”
İşte bu söz hastalıklı bir zihin sahibinden çıktığı gibi, mantık ve pratik olarak da yanlıştır.
Çünkü insanlığın 12 bin yıllık düşünce, inanç ve ilim hayatında inkâr ve materyalizm sadece
iki kısa dönemde var olmuştur:
Yunan Sofistlerinin dönemi ki, Sokrat’ın ahlaki girişimleri ile, Platon'un ruhaniyatı ile ve
Aristo’nun bilimleri ve mantığı ile o kirlilik giderildi. Bir de Marks ile başlayan kısa
Komünist dönem ki, Leibniz, Spinoza, Kant ve Hegel gibi dâhilerin felsefeleri ile hür ve
diyalektiği esas alan bir Avrupa doğdu.
Demek Mehmed kardeşim, başta manevi irfan olmak üzere, Ontoloji, Epistemoloji ve fen
bilimleri ile donanmalı; kafasını ve hayatını bu şeytani virüslerden kurtarmalıdır.
27.09.2025
Bahaeddin Sağlam
Kerem Kardeşimin Cevabı:
Değerli Hocam; Elinize sağlık toplumumuzda oluşan yeni sosyo-ekonomik duruma bigâne
kalan din kurumuna reddiye veren iki Müslümanı değerlendirmişsiniz. Öncelikle cevaplarınız,
eklektik…. Eski yazılarınızdan pasajlar şeklinde ilerliyor. Kendi reddiyemi biliyor, Mehmed
Bey'in reddiyesini de anlamaya çalışıyorum. Bu yazılar, bu reddiyelerin cevabı olamaz.
Ayrıca sizin dayanak noktanız, Mehmed Bey'in ile benim ekonomik ve bazı fiziki beyin
sağlığı kaynaklı olarak bu reddiyelere başladığımız gibi anlaşılıyor. Bir kardeşiniz ve sıkı ve
münekkid bir okuyucunuz olarak; -Ebu Cehil bile olsa- argümanlara kişisel durum üzerinden
karşı çıkılmasının etik olmadığını ve Müslümanlığa (?!) sığmadığını düşünüyorum. Tarih
boyunca -buzul çağına gitmeden- doğası gereği tüm insanlar, din kurumunun argümanlarına
karşı çıkmışlar ve bu karşı çıkanlarda; efendiler, köleler, krallar, askerler her kesimden insan
bulunmuş.
Kaldı ki, sizlerin daha iyi bildiği ve delillendireceği üzere; peygamberler de ateistlere değil,
dindarlara/müşriklere gelmiş zaten. Şunu lütfen kabul edelim, elimizdeki dini metinler ne
kadar mucize olursa olsun; hayatta yaşanmıyor ya da etki etmiyorsa, "dua/evrad kitabından"
bir farkı kalmıyor. Metinlerin mucizeliği noktasında sayfalarca izahat vermek ve bu izahatı
bilmeyen/dikkate almayanlara "sokak ağzı ile okuyor" demek de ilahi kitabın mantığına ters
çünkü tüm bu ilahi kitaplar, zaten sokaktaki/çöldeki kaba saba hayat ve ontoloji anlayışı
olanlara gelmiş. Kitabın mucizeliği hususunda akıl yürütme ve beyanatlarsa, sonuna kadar
değerli çünkü insanlığın hayal kurma diyalektiğini sofistike bir şekilde gösteriyor.
Bence mucize, anlamak değil, yaşamaktır. Zaten iman, ahiretin bileti değil, rezervasyonudur.
Ahiretin bir bileti varsa o da salih ameldir. Günümüzde ne iman ne salih amel kalmış. Hadi
iman ite kaka bir şekilde yaşatılmaya çalışılıyor lakin salih amel toptan yok olmuş. 2 Milyar
küsur insanın inanıp yaşamadığı bir dinin, ne kıymeti var da bunu anlayan ve karşı çıkan
adamlar "fakir ve beyinlerinde bir hasar" oluşmuş oluyor. Gerek geçmiş gerekse de
günümüzde zengin ve sağlıklı ve de aydın insanlar da hangi din olursa olsun reddediyor ve kapitalizme iman edip; bu uğurda amel işliyor. Sorun burada ortaya çıkıyor zaten, Dini hayat
burada alarm veriyor. Yoksa her yer cami, her yer medrese. Ama bugün Hz. İsa gelse, tüm
televizyon ve ekranlara çıksa da bugünden yarına insanlık, bu durumdan çıkamaz. Ontolojik
hakikatleri anlatıp; "gerçek din şu değil bu" demenin de reelde bir karşılığı kalmamış. Bu
yazdıklarım da benim şahsi fikirlerim değil; hayatın realitesinden özetlediklerim. Yoksa,
"Ayasofya açılınca İslam, fetih devrine girecektir" diye inanır dururuz ama bunlar artık ne fert
ne de toplum bazında zerre miskal ameli bir ilerlemeye sebep olmaz. Gözümüzü buna
kapattıkça da gözü kapalı boğulmaya devam ederiz.
Son söz, eğer mevcut haliyle İslam tek kurtarıcı olsaydı ve tek kritik sorunu da ekonomi v.s.
de olsaydı, körfez İslam Emirlikleri'nde her yıl yeni bir Abdülkadir-i Geylani, İmam Gazali,
Kurtubi v.s. çıkardı çünkü o ülkelerde hem dil hem din hem de ekonomi hatta siyasi güç var.
Sonuç, buralardan ancak lüks arabaları çölde kaza ettirip zevk alan Araplar çıkıyor. Farzlara
ve sünnetlere riayet de buralarda kökten bir kurtuluşa vesile olmamış görülüyor. Madem
imtihan sırrı var, bırakın imtihan olalım. Allah, hakikati arayanlara da "Kafir oldu, mürtet
oldu, yakayım ben bunu" demez diye düşünüyoruz.
Bahaeddin Sağlam’ın Cevabı: Yazdıklarını kale alacağım çok değerli kardeşim. Ben seni
hastalığın ve ekonomik durumun üzerinden yargılamadım. Eğer öyle anlaşıldıysam çok özür
dilerim. Ben seni varlığı, nimetleri ve hayatı anlamsız ve absürt görmen üzerine yargıladım
sadece. Hemen hatırlatalım; sahte dine karşı çıkanlar sağlam başka bir din ile karşı çıkmışlar.
Yoksa varlığı, hayatı ve sayısız nimetleri anlamsız ve absürt görmemişlerdir. Evet, sen de
Mehmed kardeşim de münafıklara ve zalimlere karşı duruyorsunuz. Ama bu karşı duruş,
yanlış yol ve yöntemlerle, özellikle dinsizlikle olmaz.
Yazıya eklektik diyorsun. Evet bazı tuğlaları alıntıdır. Ama yazı kompozisyon/inşa ve mana
olarak yepyenidir. Ve bu yönüyle çok önemlidir.
Ayrıca sen de Mehmed de dünya ekonomik ve siyasi düzenini hepten berbat görüyorsunuz.
Fakat çok yanılıyorsunuz. Çünkü o kadar da yani insanı dinsiz yapacak kadar kötü değildir.
Kutsal Kitapların dili sokak dilidir, diyorsun. Bunu dünyada hiçbir bilim adamı, alim ve
filolog dememiştir. Ve diyemez de. Son haftaya kadar da sen de o Hermenötik yorumlara
hayran idin.
Sezgin Bey’in Cevabı:
Yetki ve sorumluluk paralel gider. Özgürlük, insana verilen en önemli yetki olduğuna göre,
bu yetkiyi gerektiği şekilde kullanma sorumluluğu da otomatikman yanında geliyor. 8
milyar insanın ne kadar doğrusu ne kadar yanlışı olduğunu ölçme imkânımız olmadığı
için, birey olarak sadece kendi doğru ve yanlışlarımızı gözden geçirebiliriz. Diğerleri ile
insan kaynakları (!) ilgilenir. Sistem mükemmeldir. Toplumun iyileşmesine katkıda
bulunacağına inandığın önerilerin varsa, onu da öneriler kutusuna atarsın, kaba saba
anlayışı olanların içinden belki birkaç pırlanta çıkar. Kerem kardeşim, karelere takılarak
gereksiz yere kendini üzmüş; sisteme tepki vermiş. Filmin sonunu beklememiz lazım.

