Piyasalar

BİR ZAMANLAR ERZURUM’DA ARAFA GÜNÜ VE HATIRALARI…

Punto:

Dün Şerefeydi… Bugünde Arefe…
  Takvim yaprakları bayramı işaret ederken, Erzurum’un sokaklarına tarifsiz bir telaş, ince bir sevinç yayılırdı. Bu, sadece bir hazırlık değil; kalpten kalbe dolaşan, nesilden nesile aktarılan bir bekleyişti.

  Arefe, bayramın eşiğiydi.
Bir yanıyla kavuşmanın, bir yanıyla hatırlamanın günü…

   Evlerde hummalı bir hareket başlardı. Sandıklar açılır, bayramlıklar özenle hazırlanır; mutfaklarda ince bir emek kokusu yükselirdi. Açılan hamurlar, sarılan dolmalar, şerbetini bekleyen baklavalar… Her biri sadece bir yemek değil, bayrama duyulan hürmetin bir ifadesiydi. Komşu kapıları sık sık çalınır, bir evde başlayan hazırlık diğerinde tamamlanırdı. Çünkü o zamanlar bayram, tek bir haneye değil; bütün bir mahalleye aitti.

    Ama Arefe’nin asıl sahipleri çocuklardı.

   Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, ellerinde ağızları büzgülü bez torbalarla sokaklara dökülürlerdi. Gözlerinde heyecan, yüreklerinde tarifsiz bir sevinç… Küçük adımlarla büyük bir geleneğin izini sürerlerdi.

   Kapılar birer birer çalınırdı.
“—Arafalık isterim…”

    Bu cümle, sadece bir istek değil; çocukluğun en saf, en kırılgan sesiydi.

   Kapıyı açan ablalar, teyzeler çoğu zaman hazırlıklı olurdu. Ama bazen küçük bir oyun başlardı. Arafalık dolu kap arkaya saklanır, çocuklar biraz daha konuşturulurdu. O yarım ağızla söylenen “isterim”ler, gülüşler arasında çoğalır; sonra sevgiyle sarılınır, yanaklara kondurulan bir öpücükle avuç avuç arafalık torbalara dökülürdü.

    O torbalar sadece kuru yemişle dolmazdı.
İçlerine sevgi konurdu, şefkat konurdu, görülmenin ve değerli olmanın hissi konurdu.

    Ama hayat, çocuklukta bile eksiksiz değildi.

    Bazen bir köşe başında, bazen kalabalığın içinde bir yaramaz çıkar; tek başına dolaşan bir çocuğun torbasını alıp kaçardı. O an dünya dururdu sanki. Küçük bir yüreğin içine koca bir hüzün çökerdi. Gözyaşları yanaklardan süzülür, hıçkırıklar sokaklara karışırdı.

    İşte tam o anda mahalle devreye girerdi.

     Bir büyük, o çocuğun omzuna dokunur; bir diğeri elinden tutardı. Hemen bir çare bulunurdu. Mesala Emirşeyh Mahallesinde bu gibi haller vuku bulursa mahalenin kuru yemişçisi  Münir Emmi’nin yolu tutulur, yeni bir torba doldurulurdu. Sonra o sihirli cümle fısıldanırdı:

     “Bak, senin torbanı buraya bırakmışlar… biz de geri aldık.”

      Çocuk inanırdı.
Çünkü o yaşta dünya, hâlâ güvenilecek bir yerdi.

     Bazen de bir komşu, hiç düşünmeden bir bez parçası alır, hızla bir torba diker; içine arafalık doldurur, çocuğun kalbini onarırdı. Çünkü o mahallede kimse, hele ki bir çocuk, kederiyle baş başa bırakılmazdı.

    Çocuklar sonra yine oyuna dönerdi.
Fındıklar avuçlarda saklanır, “tek mi, çift mi?” diye sorulurdu. Bu küçük oyuna “mıllık” denirdi. Kazanmak da vardı, kaybetmek de… ama günün sonunda kimse kimsenin hakkını almazdı. Çünkü mesele fındık değil, birlikte gülmekti.

    İkindiye doğru, Erzurum Kalesi’nden yükselen top sesiyle başka bir sessizlik başlardı. Aileler mezarlık yollarına düşerdi. Ellerinde Kur’an, dillerinde dualar… Geçmişle bugünün arasında görünmeyen bir köprü kurulurdu. Okunan her Yasin, hatırlanan her isim, bayramın asıl manasını derinleştirirdi.

    O zamanlar mahalleler birbirine yakındı, insanlar birbirine daha da yakındı. Bir çocuk kaybolsa, bütün mahalle onu arardı. Ağlayan bir çocuk görülse, herkes onun derdini kendi derdi bilirdi.

     Bugün dönüp bakınca anlıyoruz ki, arafalık bir avuç yemişten ibaret değildi.
O torbalar, bir toplumun kalbini taşıyordu.

    Paylaşmayı öğreten, kaybı telafi eden, sevinci çoğaltan bir kalbi…

     Ve belki de en çok, çocukların gözlerinde bekledikleri yarın idrak edecekleri o bayram ışığıydı.
        

Mücahit Himoğlu

Gâvûrboğan/ANKARA