Gündem
Siyasi Şuur
16.03.2018 17:33
Siyaset, devlet yönetimi olan, devleti idare eden ve insanların dünya ve ahiret saadetlerini sağlayabilmek için mesai harcayan sistemin adıdır. Yönetim ve İdaredir.

Bu yönetim ve idare etme sisteminin genel hatları: Adalet, refah, huzur, emin olmak, hukuk kurallarınca disiplini sağlamak, yardımlaşmak, eğitim, sağlık ve güvenliği sağlamak; sosyal, kültürel ve ekonomik etkileşim alanlarına da zemin hazırlamaktır.

"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözünü açıklamak siyaset mevzusunu genel hatlarıyla açıklığa kavuşturacaktır. En tartışmalı ve en anlaşılmaz sözlerden birisi de bu olsa gerek. Genelde "Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" sözüne alternatif olarak söylenildiği sanılır. Kesinlikle alakası yoktur sadece kelime benzerliği mevcuttur. Bu her iki cümleyi de çok iyi anlamak ve açıklığa kavuşturmak gerekmektedir.

Kur'ân-ı Kerim'in hiç bir yerinde devlet yönetiminde, falan kişi veya falan grup veya filan aşiret… Olacak gibi bir ima, işaret ve açıklık yoktur. Kerim kitabımız bununla değil başa geçenin nasıl davranması gerektiğiyle ilgilenir. Mesela başa geçen başkan, kral, başbakan, padişah… Her neyle isimlendiriliyorsa o kişinin adil olması, ehliyet sahibi olması, işinin ciddiyetinde olması, liyakat sahibi olması, vakar ve rikkatli olması, şeriat kanunlarını uygulayabilir olması… Gibi özelliklere vurgu yapar.

Başa geçecek olan kişiyi en adil seçenek olan seçimle belirlemek en doğrusudur. Bundan dolayı seçimler yapılıp çoğunluk kimi seçerse o idarenin başında olur. Bu durumda hâkimiyeti sağlayan millet olduğu için "hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü tam da bunun için söylenmiştir. Yani bu söz, millet sözünün geçerli olduğu idare veya yönetimin seçilmesinde "hâkimiyeti" belli etmesinden dolayı ve başka da bir gücün bu derece etkili olamadığının açıklamasıdır. Burada ki hâkimiyet yönetimde ki "söz hakkı" manasındadır. Yoksa Rabbi Rahmanın hakkını veya yetkisini millete veya kişiye indirgemek değildir. Zaten böyle bir durum da kimsenin haddi değildir.

"Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" burada ki hâkimiyetten maksat da şeriattır. Şeriat hususunda tek söz sahibi Rabbi Rahmandır. Buna kimsenin itirazı da şüphesi de yoktur. Mesele, kelime ve cümle düzeni açısından benzerliktir. Yanlış anlaşılmalarda buradan kaynaklanmaktadır. Nedeni açık, seçik ve tafsilatlı izah edil(e)mediğinden dolayıdır. En çok da dillendirenler din ile bilimi dengede tutamayıp hatalara düşen, üstat Necip Fazıl'ın tabiriyle: "Ham yobaz ve kaba softalardır." Umarım anlaşılmıştır.

Milletin yönetimde söz hakkı verdiği hükümdar, başkan, kral, padişah veya her ne adla isimlendiriliyorsa o kişi zaten Malik’ül-mülk olan Rabbi Rahmanın vekilidir. Hatırlarsak insan başlı başına zaten yeryüzünde Rabbi Rahmanın vekili ve halifesidir.

Türk Milleti her alanda birlik ve beraberliğe çok önem vermekle birlikte "siyasi birliğin" sağlanması için de çok büyük mesai harcamakta ve bu birliği sağlayabilmekle çoğu işin hallolacağı inancındadır. Bundan dolayı bu birlikteliği baltalayabilecek ve sekteye uğratabilecek her türlü hareket ve eylemden kaçınılmalı ve buna sebep olabilecek bütün tehdit ve tehlikelere karşı da tedbir alınarak müsamaha gösterilmemelidir.

Siyasi birliği bozmak ve bu alanı bulandırmak başlı başına bir "fitne hareketi"dir. "...Fitne de adam öldürmekten daha büyüktür ..."(Bakara/217) buyuran kerim kitabımız bu sinsi, kirli ve şerli eylemin sonuçlarının büyük ve sarılması zor yaralar açacağından dolayı bunu, büyük günahlardan saymış ve bu eylemde ölenin cenaze namazının kılınması dahi yasaklanmıştır. Rabbi Rahmanın gazabına ve cehennemine müstahak olan bu güruh tevbe etmezse sonu hüsrandır.
Birlik, beraberlik ve kardeşliği sağlayıp siyasi birliği de tesis edebilecek olanlara itaat etmek nasıl ki bir emri ilahiyse, fesat ve fücur çıkarabilecek dalalet ve ihanet odaklarına itaat etmemekte o derece mühimdir.

Birlik ve beraberliği tesis etmek sadece seçilen yöneticinin değil milletin dahi bu gaye için çalışması ve çabalaması gerekmektedir. "Hepiniz birlikte Allah'ın ipine sımsıkı derecede sarılın, birbirinizden ayrılmayın ..."(Ali İmran/103) ayetiyle de birlik ve beraberliğin bir ilahi emir olduğu vurgulanmakta, buna uyulması istenmektedir. Bu nedenleridir ki birlik, beraberlik ve kardeşlik muhabbetiyle bizleri güçlendirecek ve şahlandıracak siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik bağlar etrafında kör düğümce kenetlenmeliyiz.

Siyasi birliğin sağlanması itaatle olur dedik. Bu itaat Rabbi Rahmana, Habibi Kibriya Resul-i Ekrem’e, adil Devlet Başkanı'na ve bu üçünü temsil eden hukuk kanunlarına uymakla mümkündür. Bu itaat, kişinin dünya da saadetine, ahirette de kurtuluşuna vesile olacaktır. Nizam ve intizam sağlanabildiği ölçüde kişi, kulluğunu yaşayıp, batıl olanla da her alanda mücadele edebilecektir.
Nizamı, adaleti, birlik, beraberlik ve kardeşliği sağlayabilmek kolay olmasa gerektir. Bu kutlu ülkü yolunda her türlü çileye, ıstıraba, zorluğa, belki işkencelere, engel, açlık ve susuzluklara katlanabilmeli, bunlara sabredebilmeli, başarının hatırına sebat edebilmeli ve zafer Rabbi Rahmandan deyip sefer üzere olarak yılmamalı ve yorulmamalıyız.

Siyasi Şuur ve Siyasi Hâkimiyet içerisinde en temel esas ve "asıl" olan "ADALET"tir. Adaletin tesis edilmesi milleti refah ve huzur içerisinde ikame etmektir. Amaç da zaten budur. Tarih boyunca şanlı ecdadımız üç kıtada ve gittiği her bir yerde daima adaleti sağladığı için sevilmiş ve oralarda tutunup kalabilmiştir. Katliam ve zulüm gibi çirkin ve zorbalıklardan uzak durup vicdani ve ahlaki davranışlarla muamelede bulunmuştur. Bu şiarından olsa gerek "Kardinal külahı görmektense Türk sarığı görmeye razıyım" sözünün denilmesi.

Siyasi Şuur içerisinde bir diğer ehemmiyetli mevzuu da "İSTİŞARE"dir. Bu müessese en az adalet kadar önemli ve gereklidir. Yapılan bütün icraat ve ameller şurâ heyeti kararına göre fiiliyata aktarılmalı ve bu karar dâhilinde şekillenmesi sağlanmalıdır. Bütün kararlarda olduğu gibi sulh ve savaşa da bu heyet karar vermelidir. Devlet ve milletin bekası için hayati bir sorumluluk gerektiren bu heyet üyeleri feraset ve basiret gücü sağlam kişilerden seçilmelidir ki alınan kararlar hakk, hukuk ve adaletten sapmasın.

Siyasi şuura hâkim Devlet ve Millet, dostunu da düşmanını da iyi tanıyabilmelidir. Aynı zamanda kişi, vatandaşı olduğu devletin bünyesi altında farklı dini inanış ve yaşantısını "dinde zorlama yoktur ..."(Bakara/156) ayeti kerimesi doğrultusunda yaşayabilmelidir. Fakat milli menfaatlerimize karşı ihanet içerisinde bulunan, yabancı odaklara uşaklık ve ajanlık eden, mukaddes değerlerimizin de her birini tahkir eden her kim olursa olsun cezasız bırakılmamalıdır.

Siyasi şuurumuz bizlere yönetim ve cemiyet içerisinde sınıfsal farklılığın olmadığını vaaz etmektedir. Mesela "kast sistemi"nde olduğu gibi bir ayrıcalık veya üstünlüğün olmadığı bir siyasi yapıdır bizimkisi. Disiplin için devlet hiyerarşisi elbette ki olacaktır. Makamların kesinlikle önemi vardır. Fakat bu önem ve değer kişilerde değil makamdadır. Bunun ayrımını iyi yapmak lazımdır. Kişi eğer o makamı iyi derecede değerlendirip güzel hizmetlere vesile kılmışsa o şahıs da değer kazanıp MİLLİ KAHRAMAN olur. Bu güzel sıfatı kazanabilmek makamın imkânlarıyla yapabileceği hizmetle mümkündür. Yoksa o makama geçen üstün falan değildir. Makamlar gelip geçicidir bâki olan insanlıktır. Çünkü bizlerin medeniyetinde ve şiarında üstünlük ve saygınlık takva ve ilimle mümkündür. Bundan dolayı tarih boyunca milletimiz ve kurulan her bir cihan devletimiz, bünyesi altında ki insanları daima koruyup kollamış, acı doyurmaya, çıplağı giydirmeye çalışmış; evsize ev, mazluma ümit, mağdura umut olmaya çalışmıştır. Bunun neticesiyle olsa gerek peygamber övgüsüne mazhar olmak.

Bu tür güzel hasletlerimizin devamı için "SİYASİ ŞUURU"muzu geliştirmeli ileri görüşlü kılmalıyız. Basiret, feraset, fazilet ve erdem gibi vasıflarla donatıp milli ve manevi mukaddesatımız için çalışır hale getirebilmeliyiz. Bu haliyle de sürekliliğini sağlayabilmeliyiz. Günü birlik, sığ ve kısır siyasi görüşlerden uzak durup ve bunun da zillet durumunu göz ardı etmeyip devlet ve milletimizin bahtiyar olmasını sağlayarak, ömürlük, asırlık, hesaplı ve atılgan siyasi ülküler peşinde koşturmalıyız. Bu mefkûre uğrunda millet ve devletin saadet ve selameti için gecelerce uykusuz kalmak bir tür nafile ibadet olsa gerektir.
Devlet aklı, ihtiyatı elden bırakmadan her türlü tehdit ve tehlikeye karşı daima uyanık ve hazır olmalıdır. Sabretmesini de saldırmasını da iyi zamanlayabilmelidir. Milli, manevi, ahlaki ve vicdani bir çizgide milli siyaset yapıp; zaman olur yavuzluk, zaman da olur yunusluk yönüyle muhatabını kabul eder. Bu milli menfaatin icabı gereği devlet aklının sahip olması gereken bir usul, üslup, tavır ve duruştur.

Devletin kurum, kuruluş ve kadroları gelene ağam gidene paşam diyebilecek bir kapı kulu takımı haline getirilmemelidir. İşte bunun için "SİYASİ ŞUUR" kazanılması bir elzemdir. Bu şuurun farkındalığı sayesindedir ki devlet aklı, milli menfaatleri doğrultusunda ve oluşturacağı milli kadroları vesilesiyle hareket edebilecektir.

Hareket kabiliyeti, milli menfaatlerin kazanılması ve elde edilmesi için ısrarlı tutum ve davranışlarla mümkündür. Davamıza sağlam inanç ve kararlılıkla bağlı olduğumuz müddetçe kızıl elmamızın kokusunu alır sesini işitir oluruz her ne kadar yaklaştıkça bizden uzaklaşıyor olsa da.

Devletimiz ne zaman ki milli kadrolarıyla iş başında olup milli menfaatlerimiz için atak göstermiş ve taarruza geçmişse, gelişme, başarı ve büyük zaferler kendisini hisseder olmuştur. Gelişme ve başarı daima üretme ve ileri atılmakla mümkündür. Bunun için siyasi şuurumuzda savunmadan ziyade taarruz hali olmalıdır. "Oyunu bizler kuralım diğerleri anlamaya ve çözmeye çalışsın" bu olacak buna inanıyorum ama ne zaman ki siyasi şuuru anlamış milli kadrolar "zaman bendedir ve mekân bana emanettir" derse.

Birilerini ve bir yerleri incitmemek, gücendirmemek ve küstürmemek uğruna milli menfaatlerimizin çıkarlarına ters düşen söz, fiil ve davranışlara ses çıkaramayanlar, siyasi şuurdan bihaber ve yoksun olanlardır. Söz hakkının da bu tür kişilerde olması başlı başına sıkıntı demektir. Devlet ve milletimizin bu tür kanser virüslerinin ağlarına düşmemesi için "SİYASİ ŞUUR" kaçınılmazdır.
Netice itibariyle devletimizin bekası, millet ve mukaddesatımızın selameti için MİLLİ MENFAATLER doğrultusunda değerlerimizin aşk ve heyecanıyla da dopdolu olan MİLLİ KADROlarımızla ülkü yolumuzda mefkûremizin icaplarına gönüllü olarak hizmet etmek mecburiyetindeyiz. Bu hem görevimiz, hem ödevimiz hem de hizmetimizdir. Kadim medeniyetimiz boyunca sahibi olduğumuz kimliğimizle zalimin hasmı mazlumun dostu olmaya devam edeceğiz.

Mazlum, mağdur ve muhtaç olanlarla her zamanki gibi ilgilenecek; ümit, umut ve "beklenilen vefalı Türk" olmaya devam edeceğiz. Yeter ki milli, manevi, vicdani ve ahlaki ruh ve şuurla donanıp uyanık olalım. Tarihi sorumluluğumuzun icaplarını hatırdan çıkarmadan ceddimizin at koşturduğu bütün yerleri dava edinmeliyiz. Yeniden üç kıtaya at koşturup cihanda söz sahibi olmak ve bu gayenin başında olacak olan siyasi kadronun emrinde hâdim olmak dualarımızı süslemesi lazım.
İç ve dış siyasetimizi şekillendireceğimiz her türlü görüş, güç, ilim, teknik, veri, sanayi, atılım… Gözden geçirilmeli; ulvi, milli ve yüksek ülkümüz için seferber edilmelidir. Suni sınırlarımızı aşıp gönül coğrafyamız içerisinde olan bütün dindaş, kandaş ve gardaşlarımızla birlik, beraberlik ve kardeşlik bağlarıyla kenetlenmeliyiz.

Çok mu zor? Asla. Hamama giren terler...
  • 13:04

    Adnan Oktar'a Geç Kalınmış Operasyon

  • 11:17

    Yeni Kabine Açıklandı

  • 15:16

    Tekirdağ'da Tren Faciası

  • 15:16

    Ali Koç'un Kapitalizm Eleştirisi

  • 14:45

    Emekliye Zam

  • 14:05

    Başbakan'dan OHAL Açıklaması

  • 18:00

    Mehmet Altan Tahliye Oldu

  • 15:01

    Süleyman Soylu'dan CHP Protokolü İtirafı

  • 14:25

    Türkiye'nin Demokrasi Yolu İle İlk Sistemsel Değişimi Hayırlı Olsun

  • 12:55

    Seçim Sonucu